OKUNMA SAYISI : 180
Son dönemlerde, Avrupa Birliği süreci peşinde koşanlar, yeni bir kavramı
yerleştirmeye çalışıyorlar kıymetli okuyanlarım. Bunlar, "Türküm" yerine
"Türkiyeliyim" tarzında bir yolu tutmak suretiyle "Türklük" kavramını ikinci
plana itmek istemektedirler. Şüphesiz Ulus-Devlet süreci, sosyolojik bir
gerçektir; "ümmet"ten "millet"e geçişin bir aşamasıdır. Osmanlı, yönetimi
boyunca kavmini sevme-tanıma gerçeğini dışlayarak, "Hanedan-ı Osmanî" Yönetim
biçimini desteklemiş, devleti kuran Egemen Toplum'u -Türklüğü- dışlamıştır.
Türklük olgusunun, "Hanedan-ı Osmanî" uğruna fedâ edilmesi, İslâm'ın "kavmini
tanıma" ve "sevme" duygusuna da ters düşmüştür. Cumhuriyet dönemi ile başlayan
ulus-devlet olgusu, Osmanlı'nın çevreye ittiği, dışladığı Türklük olgusunu
gündeme getirmek suretiyle "millet-yapma"nın yolunu açmıştır. Artık, kavmini
inkâr eden ve kendi hanedan sistemini merkeze alan bencil bir ümmet ideolojisine
dönülemezdi. Cumhuriyet ile birlikte, dil-tarih tezleri ve üniversiteleşme yolu
ile "ümmet'ten millet'e geçilmiştir. Bu oluşumda, "Türklük" olgusu, sistemin
temel yapısını meydana getiriyordu. Çünkü, devleti kuranlar "Türkler"di.
Sosyo-antropolojik anlamda, Türkler, hem çoğunluğu teşkil ediyor, hem de egemen
toplumdu. Bu nedenle, Büyük Toplum veya Standart Kültür, bir ortak payda olan
"Türklük" olgusunda birleşmek durumunda idi. Böylece, "Türklük" üst kimlik
konumuna geçmiş, öteki etnik gruplar da alt-kimliği oluşturmuşlardı.
Cumhuriyet'in ideolojisi bu idi, "Türklük" şemsiyesi altında tüm alt-kültürleri
bir araya getirmek suretiyle, "ümmet"ten "millet"e geçilmiştir. Atatürk: "Ne
mutlu Türküm diyene" sözü ile bu gerçeği ortaya koymuştur. Atatürk, bu sembol
ifadesinde tüm alt kültürleri "Türk" olmaya zorlamıyor, sadece "Türklük"
şemsiyesinde birleşmeyi öneriyordu. Böylece, "millet olma"nın sosyolojik anlamda
yöntem ve kurallarını ortaya koymuştur. Maalesef bilhassa 17.yy.'dan sonra
gelişen dünya şartları, gereği şekilde değerlendirilemediği için, çağın
gerisinde kalmaya başladık. Bu durumun verdiği kötü durumdan kurtulmak amacıyla,
Tanzimat'tan beri Batı norm ve değerlerine yönelmeye başladık. Cumhuriyetle
birlikte daha fazla yaklaştığımız Batılılaşma zihniyeti, aynı zamanda
modernleşme (çağdaşlaşma) olgusu ile eşdeğer tutulmak suretiyle,
pekiştirilmiştir.Tüm yeniliklerin ve değerler sisteminin Batıdan gelebileceğine
yönelik inanç ve düşüncesi yerleşik bir kanaat haline getirilmiştir. Ancak
günümüzdeki bazı çevrelerin yaptığı gibi Çağdaş olmayı, medeniyet mahsullerini
kullanmak tam manası ile Batıya teslim olmayı gerektirmez. Cumhuriyetle birlikte
çağdaşlaşmanın gerektirdiği birçok devrim niteliğinde inkılaplar yapılmıştır.
Ancak en az bunun kadar önem verilen "Üst kültürü" perçinleme çalışmaları da
yapılmıştır. Tarih, Dil, Güzel sanatlar….. gibi birçok sahada çok önemli
çalışmalar başlatılmıştır. Böylece bizi bir arada tutacak üst kimlik olan
"Türklük" kuvvetlendirilmeye çalışılmıştır. Günümüzde, bazı çevrelerin,
küreselleşme ve Avrupa Birliği'ni arkalarına alarak, "millet-olma" gerçeğini
dışlayan ve etnisiti bilincini öne çıkaran bir zihniyet varsa, tarihsel yanılgı
içindedirler. Avrupa Birliği ve küreselleşme olgusu, hiçbir vakit toplumların
ulusal kimliklerinin silinerek, ütopik bir yapılaşmaya dönebileceği tarzında
algılanmamalıdır. Avrupa Birliği'ni oluşturan ulusların ortak para birimi, simge
ve benzeri görünümleri olabilir, hattâ duygu, düşünce ve stratejik noktalarda
birliktelik sağlayabilirler, ancak bu ulusların kendilerine özgü kültür
değerleri, inanç sistemleri, dil ve tarih bilinçleri olduğu unutulmamalıdır.
Türkiye, birliğe katılmakla değerler sistemini korumak isteyecek mi? Koruması
mümkün olabilecek mi? Ne ölçüde birlik çatısı altında kimlik ve kişilik
niteliklerini sürdürebilecektir? Daha da önemlisi Türkiye, katılımcı üye olarak
Standart Kültür değerleriyle mi, yoksa alt-kültür unsurlarıyla mı topluluk
içinde yerini alacaktır? Kanımca, tüm bu hususlar tartışılmalı, akademik bir
çözüme bağlanması gerekmektedir. Bu gerçeklerin ışığı altında, ulus-devlet
olgusunda, bir başka deyimle devleti belirleyen Standart Kültür odak noktasının
çatısı altında, dil ve duygu birlikteliğini içeren ortak bir paydada bütünleşmek
durur iken, sürekli "Türkiyeliyim" tarzında mesajlar vermenin ne anlamı var?
Unutulmamalıdır ki, AB'nin üye ülkeleri üst kimliklerinden tavizi hiçbir zaman
düşünmemişlerdir. Aksine üst kimliği, insani normları azami ölçüde koruyarak
geliştirmeye ve perçinlemeye çalışmaktadırlar…
Yorum () |
|
|
|
|
|