Anasayfa arrow Şiirler arrow Ağrı
Ağrı
Cuma, 08 Şubat 2008
OKUNMA SAYISI : 98

Ağrı

 

Vardım eteğine, secdeye kapandım;

Koşup bir koluna sımsıkı abandım.

Karlı başın yüce dedikleyin yüce.

Sükun içindeki heybetin gönlümce.

Devce yapında ilk rahatlığı duydum.

Şifa mı ne ki ruha bu ilk yudum.

Hayal arkasında boş çırpınışlarının.

Sen uygun bir vakti gelince rüzgârın

Sonsuzluğa doğru kalkacak sihirli

Bir gemi gibisin göklerde demirli

Ve ben rıhtımında bekleyen tek yolcu...

Düşüncemizin en haksız, en korkuncu;

Açan o ağulu çiçek delilikte,

Giren sır mezara cesetle birlikte,

Şüphe; o bin çeşit çilenin yemişi.

Yılan ağzındaki elma... Ey, ateşi

En derin yerinde gizli gizli yanan!

Seyrediyor ruhum kar balkonlarından

İnsanın göresi olmaz manzarayı

Ve aklın o uçsuz bucaksız sarayı

Yıkılıyor... Duygu bir kartal hıziyle

Fırlıyor engine sevinç avaziyle.

Bulutlar ne güzel bulutlardır onlar,

Hep böyle başımın üstünde dursunlar

Menekşe rengi, kan rengi, toprak rengi.

Asılı kalsın hep bu yağmur hevengi.

Dünyayı saran bu gece ne gecedir,

Yıldızlardan yağan ışıklar ne incedir!

Yansın o yıldızlar bitinceye kadar

En derin uykular, en tatlı uykular.

Ey, gökperdelerde şahlanan tanrısal!

Eteklerindeyiz işte. Ve bir masal

İçinden gelmişiz sana, atlı yaya,

Attığımız okta kısmeti bulmaya.

Yitik, perişandır elbet bencileyin

Pişmanlığa ırgat olup geceleyin

Günle bahtın çağrısına koşan kişi.

Ah, iç sıkıntısı; sen ettin bu işi.

Zevk, o yosma kadın eski bir bahçede

Ayaküstü günah işlenen gecede

Bir susuzluk kadehi sunmuştu bana;

Yüzümü maskesiz gösteren ilk ayna.

Yel alsın götürsün bütün o geçmişi,

Büyülü kadehin zehrinden içmişi

Serin yalanında kandırmaz her pınar.

Dindirir miydi ki en tatlı rüzgârlar

Bende gizli gizli başlamış ağrıyı:

Bu, rüzgâr ve gemi uğramaz bir kıyı

Ya da bir teknede açılmış bir delik;

Hangi pencereye koşarsam ahretlik

Bir gökyüzü, siyah, güneşten habersiz,

Her adım attığım yeri basan bir sis.

Hangi yana baksam onu görüyorum:

İnancın kaydığı bir dipsiz uçurum;

Günah kapılarının aralandığı,

Tanrıların bile avaralandığı

Şaşkın, çaresiz bir insan kaderince.

Güneş! güneş! güneş! ey, ölümsüz ece!

Sana tapınanlar kardeşimdir benim;

Güneş! güneş! ben sana doğru gelenim,

Kucakla beni, tanrıça sev, sar beni,

Ey yırtıcı, en aç hayvanların ini

İçimin göz görmez mağaralarına gir;

Senin girmediğin yerde haset, kibir

Dert, kin, yalan, ölüm, korku ve işkence,

Çakal seslerinden örülmüş bir gece,

Teneşir başında oynaşan çirkinler

Engerek düğümü doğuran gelinler

Zina şöleninde beynin nöbet nöbet

Cehennem halatı çeken bir iskelet

Ve yaprak indiren ağaçlar baharda...

Senin bağışından yoksun kucaklarda

Çocuklar kertenkeleyle bir biçimde.

Ağrı'ya eş bir dağ olsaydı içimde

İlkin şu gönlüme doğardın her sabah,

Bana her yer geceyken sarardın, gümrah

Sarı saçlarınla benim varlığımı,

Kendimde taşırdım kendi toprağımı...

Ağrı'ya eş yüce bir dağ yok içimde

Ne kadar cüceyim dert ve sevincimde!

Kaplamış gözümün gördüğü her ufku

Umutsuz, zifiri bir gece, bir korku.

 

Ah, yazık ki bütün insanlık güneşsiz.

Ey ateş, nasıl da seni yitirmişiz!

Bu yalnız inilti esen manzaradan

Bir çaresiz ay'dır sallanan aradan;

Işık tuttuğu her şey bir taze yara.

Onmaz bu gece. Bırak karanlıklara!

Can yiğitliğini yitirmiş, kalb aşkı

İlenişlerinden insanın bir şarkı

Tutmuş dört yanı, bir çirkin ağıt, eski...

Ah güç de değildi bahtiyarlık belki;

Üstümüzde deniz gibi bir gökyüzü

Bir şemsiye gibi açtı mı gündüzü

Altında her kalbe esenlik payı var;

Bizimdir, yelken açmış giden bulutlar,

Vurup alnımıza serin gölgesini.

Bizimdir bu korku, bu renk dolu sini

Üstünde seslerle ışıklar kamaşan;

Bizimdir bu zafer, bu beste ve bu şan.

Şu aydın, ferah ve rahat gök altında

Her kazazedenin müjdesi bir ada,

Her gülüşe ayna bir gölek kenarı;

Koparırken elin taze meyvaları

Öyle kolaydı ki şaşıyorum demek;

Soframıza konmuş bu doyulmaz yemek

Niçin bir zehirli kaşıkla yenmede?

Ağrı! başına boz bulutlar inmede.

Ne ki bu cendere, ne ki bu sonsuzluk...

Bu köpüren sular ve geçmez susuzluk

Kim şu vurulmuş yatan, ova boyunca,

Bir kan çeşmesine açık durup avcu?

Çile pazarında cana pey sürümü

Çözmek mi istemiş o çetin düğümü?

Korkunç bir ezgide çatlayan bu kamış

Yitirdiğimiz bir cennet mi aramış,

Ölümsüz barışa gülen şafakları,

Lezzet ve esenlik tüten ocakları,

Ömre öpüş tadıyle uyandığımız,

Tanrısal bir çıra gibi yandığımız?..

- Dağ! senin yandığın gibi bir vakitler-

Vuran bir toz parçası değilse eğer

Küçük gövdesine budur giden ölüm,

Onun yüzünü bizden çeviren ölüm...

 

Sen ey, oyununu en güzel oynayan!

Hangi kıvılcımla fışkırttın ruhundan

Birgün söndürdüğümüz kutsal ateşi?

Sen ey! ölümden çok hayatın kardeşi

Dirilttin nasıl bir mucizeyle tekrar

Her şeyi, dostluktan düşmanlığa kadar

Ve geri getirdin o sürgünlerini?

Nerde buldun tekrar eski günlerini

Zamanlar içinde yitmiş kardeşlerin

Ve en güzelini sönmüş, ateşlerin,

Kalbimin o kadar sevdiği o gülü,

Ölüm ötesinin mutlu tahayyülü

Evrensel cümbüşü, yaşama şevkini,

Bizden gidenlerin birgün en yakını

Ümidi ve şafak kanatlı neşeyi,

O aşkı, o tadı, o gülümsemeyi?..

Ey boş gecelerin dadı ayışığı!

Salla, salla hüzün uyuyan beşiği

Söğütlerin nazlı dalları içinden

Bir sabahı özleyen şu taze kadın

Yatsın başyastığına anılarının;

Bir makina sesiyle işleyen kalbi

Alıp gezdirirsin onu bir gemi gibi

Düşlerinin durgun, mavi denizinde.

Beni de hep kendi kendimin izinde

Fenerinle yolumu aydınlatarak

Barış çeşmesini aramaya bırak,

Budur yaşadığın sürece görevin;

Gecelerin birinde, solgun alevin

Güne yenilmeğe başladığı zaman

Üstüne başımın düştüğü kitaptan

Eser Mevlana'nın üflediği rüzgâr...

İşte, gam türküsü söyleyen kamışlar

Rüzgârından gördüğüm ova boyunca.

Bu bir düştür belki, insan uyanınca,

Gözlerinde kalır serabı bir ömür,

Her şey bu ışıltı ardından görünür

O insana; sevmek, yaşamak ve ölüm.

Seni uykuya çekip götüren elim

Kadınım, ayışığı içinden şu anda

Aldanış diye ne varsa bir insanda

O daldan tutuyor... Böyledir bu. Kader.

Kavuşur sabaha en uzun geceler

Ve serin durur her avunuş testisi.

Rüzgârlar başladı. Sonsuzluk gemisi

Önünde köpürüp şahlanmada engin;

Yolcusu olduğu nihayetsizliğin

Bir ucu Allah'ta ve sende bir ucu

Başlıyor serüvenlerin en korkuncu:

Gökyüzüne doğru yürüyen yeryüzü,

Barıştıran sınır geceyle gündüzü;

Ey sonsuza doğru ilkuçtan gelen Dağ!

Göğü perde perde delip yükselen Dağ!

 

Kaynak: Türkiye Şiirleri

Ahmet Muhip Dranas