3 Mayıs 1944

3 Mayıs 1944

Tarih bazen bir günü alır, onu yalnızca bir takvim yaprağı olmaktan çıkarır ve bir dönemin kırılma anına dönüştürür. 3 Mayıs 1944, Türk siyasi ve fikrî hayatında işte böyle bir eşiktir kıymetli okuyanlarım.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna yaklaşılırken, fikir dünyasında da yeni dengeler kuruyordu. Savaş dışı kalmaya özen gösteren Türkiye, savaşın sonunda Almanya ve Japonya’ya sembolik bir savaş ilan etmiş olsa da uluslararası arenada yalnızlaşmış, özellikle kuzey sınırlarında Sovyet baskısını daha yakından hisseder hâle gelmişti. Bu yeni jeopolitik atmosfer, içeride de ideolojik fay hatlarını belirginleştirdi.

Tam da bu dönemde, Türk milliyetçiliği kendi içinde bir yol ayrımına sürüklendi. Bu ayrımın somutlaştığı hadise ise tarihe “Irkçılık-Turancılık Davası” olarak geçen süreç oldu. Kıvılcım, Türkçü düşüncenin önde gelen isimlerinden Hüseyin Nihal Atsız’ın, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı açık mektuplarla çakıldı.

Atsız, kaleme aldığı yazılarda devlet içinde komünist faaliyetlerin arttığını, eğitim politikalarının milliyetçilikten uzaklaştığını savunuyor; ikinci mektubunda ise isim vererek suçlamalarını sertleştiriyordu. Bu isimlerden biri olan Sabahattin Ali’nin açtığı hakaret davası, meseleyi yalnızca bir fikir tartışması olmaktan çıkarıp yargı zeminine taşıdı.

26 Nisan 1944’te başlayan dava süreci, 3 Mayıs’taki ikinci duruşmada bambaşka bir boyut kazandı. Ankara’da toplanan Türkçü gençler, Atsız’a destek ve komünizme tepki amacıyla kitlesel gösteriler düzenledi. Bu gösteriler, bir davanın ötesinde, bir ideolojinin kamusal alandaki ilk güçlü tezahürlerinden biri olarak tarihe geçti. O gün, Türkçüler için yalnızca bir mahkeme günü değil, bir uyanışın ve yeniden sahiplenişin sembolü hâline geldi.

Ancak bu sembolik günün ardından gelen süreç sertti. Atsız ve çevresindeki pek çok isim tutuklandı; aralarında Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkan ve Alparslan Türkeş gibi isimlerin de bulunduğu Türkçü aydınlar ağır suçlamalarla yargılandı. İlk kararlar ağır cezalar içeriyordu. Ne var ki süreç burada son bulmadı. Temyiz ve yeniden yargılama sonucunda, 1947 yılında sanıkların tamamı beraat etti. Mahkeme, Turancılık fikrinin anayasal bir suç teşkil etmediğini açıkça ortaya koydu.

Bu dönemin bir diğer dikkat çekici yönü ise, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1944’te yaptığı konuşmada Pantürkizm’e yönelik sert eleştirileriydi. Bu söylem, Türkçü çevreler üzerindeki siyasi ve idari baskının artmasına zemin hazırladı.

Irkçılık-Turancılık Davası’nı yalnızca iç siyasetin bir ürünü olarak okumak eksik kalır. Savaşın Sovyetler lehine dönmesi, Türkiye’nin dış politikada denge arayışını derinleştirirken, içerideki ideolojik tasfiyelerin de uluslararası bir boyut kazanmasına neden oldu. Ancak ilginçtir ki Moskova, bu süreci samimi bir yön değişikliği olarak değil, daha çok bir “göz boyama” hamlesi olarak değerlendirdi.

Tüm bu gelişmeler, Türk milliyetçiliğinde derin bir kırılma yarattı. Bu dönemden sonra Türk Milliyetçiliği daha tarihsel, daha geniş coğrafyalı ve Osmanlı mirasıyla barışık bir döneme yöneldi. Biraz daha Ziya Gökalp ve arkadaşlarının çizgisi ön plana geçti. Turancılık fikri, farklı tanımlara matuf olsa da toplumunda tarih ve coğrafya şuurunu güçlendirmek ve toplumu bilinçlendirmek adına milli moral ve motivasyon aracı olmuştur.

3 Mayıs’ın ardından şekillenen bu fikrî miras, yalnızca düşünce dünyasında kalmadı; zamanla siyasallaştı. Nitekim bu ideolojik zemin, 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi’nin kuruluşuna kadar uzanan bir hattın taşlarını döşedi.

Bugün 3 Mayıs, milliyetçi camiada “Türkçüler Günü” olarak anılıyorsa, bu yalnızca geçmişe dönük bir hatırlama değildir. Aynı zamanda bir fikrin baskı karşısında nasıl direndiğinin, yargılandıkça nasıl görünür hâle geldiğinin ve zamanla nasıl kurumsallaştığının da hikâyesidir.