İRAN’IN ATEŞLE İMTİHANI
Ortadoğu coğrafyası, uzun yıllardır acının, gözyaşının ve bitmeyen çatışmaların yükünü taşıyor. Ancak son gelişmeler, bölgedeki dengeleri daha da kırılgan ve tehlikeli bir noktaya taşımıştır kıymetli okuyanlarım.
ABD ve İsrail’in, İran’a yönelik Vandallık ölçüsündeki saldırıları, bu kadim coğrafyayı, yeni ve daha derin bir sarsıntının eşiğine gelmiştir. İsrail’in yıllardır sürdürdüğü ve çoğu zaman uluslararası hukuku hiçe sayan politikalarının son halkası olarak İran’a yönelik saldırılar, sadece askeri bir hamle değil; aynı zamanda bölgenin geleceğini şekillendirecek kritik bir dönüm noktasıdır. Bu saldırıların hedefinde yalnızca askeri unsurlar değil, sivil hayatın kendisi de yer almıştır. Şehirlerin, okulların ve savunmasız insanların hedef alınması, savaşın artık sadece cephelerde değil, hayatın tam ortasında yaşandığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.
İran ise bu saldırılara, elindeki en etkili savunma araçlarıyla karşılık vermektedir. Özellikle gelişmiş füze sistemleri üzerinden yürütülen bu savunma, ülkenin askeri kapasitesinin sınırlarını zorlamakta, aynı zamanda saldırgan güçlerin planlarını beklenmedik ölçüde sekteye uğratmaktadır. Bu durum, savaşın sadece askeri değil, psikolojik ve stratejik boyutlarının da ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Bölgenin en kritik noktalarından biri olan Hürmüz Körfezi’nin taşıdığı stratejik önem ise her geçen gün daha belirgin hale gelmektedir. Bu geçiş noktasında yaşanabilecek en küçük bir aksama dahi, küresel ekonomik dengeleri altüst edebilecek potansiyele sahiptir. Nitekim dünya piyasalarında hissedilen tedirginlik, bu gerçeğin açık bir yansımasıdır. Özellikle, ABD tarafından başta müttefikleri olan Batı devletlerinden bölgeye kuvvet göndermeleri istemesine karşın verilen olumsuz cevaplar , meselenin çok kritik olduğunu göstermektedir.
Emekli Amiral Cem Gürdeniz, Hürmüz Körfezi ile Çanakkale Boğazı muharebelerin birbirine benzeterek şöyle demektedir; 1915'te Çanakkale'de İngiltere ve Fransa'nın temsil ettiği emperyal deniz gücü ne ise bugün İran cephesinde ABD ve İsrail'in temsil ettiği askeri-teknolojik üstünlüğe bağlı emperyal güç de odur. Direnişin şekli Çanakkale'de mayın ve kıyı topçusuydu, bugün İran'ın uyguladığı modelde bunun adı SİHA ve balistik füzelerdir.”
Yine buna benzer bir kırılma sürecini Süveyş Kanalının Mısır tarafından Millileştirilmesi olayında görmekteyiz.
1956 yılında Süveyş kanalını Millileştiren Mısırı cezalandırmak isteyen İngiltere bütün gücüyle yüklenmeye çalışmıştı. Hatta Fransa ve İsrail yardıma koştular.. O güne kadar Setrelin dünyanın en geçerli akçesi, İngiltere donanması gücünün zirvesinde, yani dönemin sürer gücü. Dünya ticaretinin büyük bölümü bu kanal üzerinden yapıldığı için, burayı elinde bulunduran devlet büyük bir güce kavuşurdu.
Nitekim İngiltere ve müttefiklerinin bu kanalı açma teşebbüsleri sonuçsuz kaldığı için, İngiltere için sonun başlangıcı diyebileceğimiz süreç başladı.. Zamanla, o döneme kadar elinde tuttuğu Süveyş gelirlerinden mahurum kalan, İngiltere, süper güç olma özelliğini kaybetti..
Bugün Hürmüz Körfezindeki İran’ın direnişi başarılı olursa, belki de Amerika Birleşik Devletleri açısından sonun başlangıcı başlayabilir. Yani tarih tekerrür eder.
Öte yandan, Ortadoğu’daki bazı Arap ülkelerinde bulunan ABD ye ait askeri üsler, bunları da çatışmaların bir parçası haline getirmiştir. Bu durum, yalnızca askeri değil, siyasi ve diplomatik sonuçlarıyla da uzun süre tartışılacak bir sürecin kapılarını aralamaktadır.
Ancak tüm bu gelişmelerin ötesinde dikkat çeken en önemli unsur, İran halkının sergilediği toplumsal milli refleks olmuştur. Tüm baskılara ve tehditlere rağmen meydanları dolduran kalabalıklar, bir milletin bağımsızlığı söz konusu olduğunda nasıl kenetlendiğinin güçlü bir göstergesidir. Bu tablo, tarih boyunca defalarca şahit olunan bir gerçeği yeniden hatırlatmaktadır. Tıpkı Kurtuluş savaşımızda atalarımızın vatanları için destansı direnişi ve kanla imtihanı gibi. Büyük milletler, varlıklarına yönelen tehditler karşısında geri adım atmazlar. Dün bizim yaptığımızı, bugün İran da bulunan milyonlar yapmaya çalışmaktadır.
Tarih, bu tür kırılma anlarının sadece devletleri değil, aynı zamanda milletlerin hafızasını da şekillendirdiğini göstermektedir. Dün bu coğrafyada yaşananlar ile bugün yaşananlar arasında kurulan bağ, aslında değişmeyen bir hakikatin ifadesidir. Güç dengeleri değişse de mücadelelerin özü aynı kalmaktadır.
Bu noktada, istiklal şairimizin dizeleri adeta zamanın ötesinden sesleniyor;
Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,
?”
Bugün bölgede yaşananlar, sadece bir coğrafyanın değil, insanlığın ortak vicdanının sınandığı bir süreçtir. Bu imtihan, yalnızca silahların değil; adaletin, ahlakın ve insanlığın da ne kadar güçlü olduğunu ortaya koyacaktır.