Genel

O ÇOCUK BİZİM ÇOCUĞUMUZ

Iğdır'a son gidişimde dört ayrı konuşma yaptım; her birinden içimde başka bir yükle ayrıldım.

İlki belediye başkanı Sayın Mehmet Nuri Güneş'le oldu. Bağımlılık meselesine öyle yürekten eğildi ki ona hak vermemek elde değildi. Uyuşturucu sorununu anlatırken, kendi yaptırdığı kameriyelerin bağımlı gençlere sığınak olduğunu, o çocukların oralarda hayatlarını heba ettiğini söyledi. Sesindeki keder bana da geçti.

İkincisi çok yakın bir arkadaşımla oldu. Oğlunun uyuşturucudan dolayı cezaevinde olduğunu öğrendim. Arkadaşım maddi manevi bitikti. Bir cümlesini unutamıyorum: 'Yaşama sevincimi kaybettim.'

Üçüncüsü gazeteci Cabbar Şıktaş'la telefonda oldu. Iğdır'daki gençliğin büyük ölçüde uyuşturucu yüzünden savrulduğunu söyledi. İçime bir endişe düştü.

Dördüncüsü, bu şehrin en duyarlı aydınlarından Dr. Mehmet Kum'la oldu (kendisine buradan acil şifalar diliyorum). Onunla konuşurken maddenin en ücra köylere kadar sıçradığını duydum. İşte o an endişe korkuya döndü.

Bu dört konuşma, bu dört yük, beni bu yazıyı yazmaya mecbur bıraktı. Bu şehre yıllarca hizmet etmiş, bu toprağın insanını tanıyan biri olarak, gençlerimiz gözümüzün önünde tükenirken susmayı kendime yediremedim. Ve şunu görüyorum: biz büyükler bu meseleyi yine yanlış yerden tutuyoruz.

Bir gencin uyuşturucuya yönelmesini çoğu zaman bir karakter zaafı gibi görürüz. İradesi zayıf, deriz. Kötü arkadaş çevresi, deriz. Kendimizi rahatlatan cümleler bunlar. Çünkü suçu gence yüklersek, kendi hatalarımıza bakmak zorunda kalmayız. Oysa hiçbir çocuk zayıf doğmaz. O genç, önüne serilen dünyaya bakıp orada kendine bir yer, bir gelecek, bir anlam bulamadığında kaçmaya başlar. Kaçış onun suçu değil, bizim ona bir durak veremeyişimizin sonucudur.

Şimdi dürüst konuşalım. Biz bu gençlere ne verdik?

Yıllardır bu şehri etnik kavgalarla böldük. O kavgaların içinde o kadar boğulduk ki çocuklarımıza ortak bir gelecek kuramadık. Biz büyükler kendi hınçlarımızı, kendi hesaplarımızı bu gençlerin üstüne yıktık. Onlara her zaman bizden olmayanları gösterdik ama bir umut veremedik. Kavga etmeyi öğrettik, yaşamayı öğretemedik.

Bir genç düşünün. Etrafında iş yok, üretecek bir alan yok, gideceği yollar bulanık. Örnek olması beklenen biz büyükler ise birbirimize sırt dönmüşüz. Böyle bir genç, hayata tutunacak bir dal ararken en kolay bulduğu şeye tutunuyor. O dal çürük çıkıyor. Peki biz o gence, kuru nasihatin ötesinde ne uzattık? Çürük dalı ona biz uzatmadık, doğru. Ama sağlam bir dal da uzatmadık.

Peki ne yapacağız?

Önce şunu: o gencin acısını gerçekten göreceğiz. Yargılamadan. Neden yaptın, diye bağırmadan. Bir insanı kurtaran ilk şey, birinin onu gerçekten gördüğünü, anladığını, tek başına olmadığını hissetmesidir. Utanç, bağımlılığın en büyük yakıtıdır. Genç kullandığı için utanır, utandığı için saklanır, saklandığı için daha da yalnızlaşır, yalnızlaştıkça daha çok kullanır. Bu çemberi kıran şey ceza değil, şefkattir.

Ama şefkat tek başına yetmez, bunu da biliyorum. O gence bir gelecek göstermek zorundayız. Kaçtığı umutsuzluk gerçek bir umutsuzluksa, ona verilecek en güçlü ilaç gerçek bir umuttur. Bir gence kendi gücünü hissedebileceği bir zemin verin, üretecek bir alan, önünde açık bir yol verin. O zaman kaçmasına gerek kalmaz. Çünkü insan, hayatını kurabildiği yerden kaçmaz.

Ve en önemlisi, bu gençleri bölmeyi bırakacağız. Bir gencin önüne 'sen şusun, karşındaki senden değil' diye bir dünya koyarsanız, ona zaten bir umutsuzluk mirası bırakmış olursunuz. Ama ona 'sen bu toprağın çocuğusun, karşındaki de öyle, bu şehri birlikte kuracaksınız' derseniz, ona bir gelecek vermiş olursunuz. Bölünmüş bir şehir, bölünmüş gençler yetiştirir. Umutsuz büyükler, umutsuz gençler yetiştirir.

O çocuk bizim çocuğumuz. Kaçtığı şeyi biz yarattık, tutunacağı dalı da biz uzatacağız. Onu suçlamak kolay. Zor olan, onu anlamak ve ona bir yol açmaktır.

Atila Hun
19. Dönem Kars Milletvekili