Genel

Seyyid Ali Hamaney'in Cenaze Töreni ve İran Gözlemlerim

Tarihçi Serdar GÜNDOĞDU ; 28 Şubat 2026... ABD ve İsrail’in saldırısı sonucunda, 86 yaşındaki İran dini lideri Seyyid Ali Hamaney, kızı, damadı, gelini, küçük torunu ve beraberindeki üst düzey yetkililerle birlikte hayatını kaybetti.

Devam eden savaşın gölgesi, güvenlik endişeleri ve bilhassa matem ayı olan Muharrem’in ruhuna muvafık düşmesi maksadıyla, bu sarsıcı veda Temmuz ayına ertelenmişti.

Yarı resmi kültür kurumu Hovze-i Hünerî’nin (Sanat Dairesi) özel davetlisi olarak bu merasime katılmak üzere yola koyuldum. Yirmi yılımı adadığım, sokaklarını ve tarihini yakından tanıdığım İran coğrafyasında böylesi tarihi bir kırılma anına şahitlik etmek, benim için tarifsiz bir tecrübeydi.

Tebriz’in kadim sokaklarından başlayıp Tahran’a uzanan bu yolculukta, toplumun her kesiminden insanla hemhal olma fırsatı buldum. Bu sohbetlerde savaşın ağır yükü, ekonominin nabzı, günlük yaşamın telaşı, Seyyid Ali Hamaney’in şahadetini ve Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan dahil bir çok şeyi konuşma fırsatım oldu. Şunu açıklıkla söyleyebilirim ki; Tebriz halkı devletiyle omuz omuza vermiş durumda, Pezeşkiyan’ın ardında kenetlenmiş ve yarına dair taze umutlar besliyor. (Bu umudun köklerine dair notlarımı bir başka yazıda tafsilatıyla ele alacağım.)

Tahran ise aşina olduğum o eski Tahran’dan bambaşka bir çehreye bürünmüştü. Tören nizamını sağlamak, güvenliği tesis etmek ve o muazzam kalabalığı ağırlayabilmek adına şehre bir haftalık sükûnet, yani tatil ilan edilmişti. Havada, bu devasa organizasyon için çabalayan binlerce insanın hüznü ile garip bir telaşın birbirine karıştığı o his vardı.

İlginçtir ki, aylardır ekranlardan izlediğimiz, kulaktan kulağa yayılan o "savaş yorgunu" şehir efsanesinin aksine, sokaklarda savaşa yenik düşmüş bir başkent havası hiç yoktu. Bizimle ve farklı ülkelerden gelen diğer gazeteci dostlarımla bu tezat üzerine epey kafa yorduk. Elbette şehrin belli noktalarında savaşın ve yıkımın o soğuk, harap yüzüyle karşılaşmak mümkündü fakat o yaraları görmek için özellikle o noktalara yönelmeniz gerekiyordu.

Asıl çarpıcı olan, konuştuğum İranlı dostların savaş öncesine kıyasla çok daha özgüvenli, çok daha dirençli duruşlarıydı. İçlerinden birinin dudaklarından dökülen, "47 yıldır içimizde büyüttüğümüz savaş korkusu bu muydu yani?" cümlesi, aslında bir milletin psikolojik eşiği aştığının ve bundan sonraki süreçte direniş çıtasını çok daha yukarılara taşıyacağının en net ilamıydı.

Matem ayı Muharrem’in o vakur siyahına, bu kez Şii inancının derinliklerinden gelen ve intikamı fısıldayan kızıl bayraklar eşlik ediyordu. Meydanlar, intikam ve öfkeye tercüman olan pankartları taşıyan kalabalıkların sloganlarıyla doluyordu. Bazen 10 yaşındaki bir çocuk bazen ise 70’lerindeki bir amca slogan atarak toplumun hissiyatını haykııyordu.

Veda süreci, 4 Temmuz’da İmam Humeynî Musallası'nda okunan ayetler ve dualarla başladı, 5 Temmuz’da aynı mekânda kılınan cenaze namazıyla manevi doruğuna ulaştı. 6 Temmuz günü ise o devasa resmi yürüyüşle sokaklara taştı diyebiliriz. O gün Tahran’ın kılcal damarları gibi her sokağına yayılmış "Mokeb" adı verilen çadırlardan halka su, şerbet ve yiyecek ikram ediliyordu. Genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle insan seli, sanki tek bir bedene bürünmüşçesine omuz omuza merasim alanlarına akıyordu.

Aslında bugün Şehit Seyyid Hamaney için, dün ise İmam Humeynî ve Kasım Süleymanî için dökülen bu mahşeri kalabalıkları salt siyasetle okumak eksik kalır. Bu sosyolojiyi kavrayabilmek için bu coğrafyanın damarlarına işlemiş o köklü toplumsal kültürü ve bilhassa Safevilerden bugüne hayatın her hücresine nüfuz eden Şii itikadını derinlemesine bilmek elzemdir.

İmam Humeynî’ye 10 milyon, Kasım Süleymanî’ye 7 milyon kişinin veda ettiği bu topraklarda, Seyyid Ali Hamaney’i yalnızca Tahran’da 10-12 milyon insanın uğurlaması sıradan bir istatistik değildir. Bu rakamlar, binlerce yıllık yas kültürünün bir tezahürü olduğu kadar, İran İslam Cumhuriyeti’nin gelecekteki beka meselesini nasıl omuzlayacağının da en somut manifestosudur.

Yaşananların askeri, ekonomik veya reel politik boyutunu elbette sahanın uzmanları enine boyuna tartışacaktır. Ancak bir gözlemci olarak tarihsel ve sosyolojik bağlamdan baktığımda gördüğüm manzara şudur: Ramazan ayında patlak veren o çetin savaş ve toprağa düşen canlar, İran toplumunu zayıflatmak bir yana, Simurg gibi küllerinden doğarcasına, inanılmaz bir şekilde motive etmiş ve birbirine kenetlemiş görünüyor.