Sınırın Ötesindeki Gölge: Endişe, Gerçeklik ve Sorumluluk

Sınırın Ötesindeki Gölge: Endişe, Gerçeklik ve Sorumluluk

Trump: “İran’a Kürt gruplar üzerinden çok sayıda silah gönderdik. Kürtler silahları kendilerinde tuttu.” sözü, daha önce yazdığım yazıyı teyit eder gibi.

ABD ve İsrail’in, Suriye’de bulunan IŞİD militanlarını Irak’a götürdüğü, oradan da İran sınırındaki dağlara yönlendirdiği; PKK, PJAK ve YPG güçlerinin burada silahlı şekilde beklediği ve verilecek emirle İran’a girecekleri iddia edilmektedir. Özellikle Kürtlerin Türklerle birlikte yaşadığı Maku, Urimiye ve Saldus gibi sınır şehirlerinde iç karışıklık çıkarılmasının amaçlanabileceği dile getirilmektedir.

Bu şehirlerde yaşayan Türklerin silahsız olduğu ifade edilmektedir. Korkum odur ki Karabağ’da Ermenilerin yaptıkları gibi, olası bir iç savaş ortamında bu silahlı güçler söz konusu şehirlerde yaşayan Türklere yönelik katliamlar gerçekleştirebilir.

Son günlerde uluslararası siyasetin sert dili, bölge halklarının kalbinde eski korkuları yeniden uyandırıyor. Özellikle Donald Trump’ın geçmişte dile getirdiği iddialar ve benzer açıklamalar, Orta Doğu’da zaten kırılgan olan dengeleri daha da hassas hale getiriyor.

Bölgemiz, tarih boyunca farklı etnik kimliklerin birlikte yaşadığı, kültürel zenginliğiyle öne çıkan bir coğrafya olmuştur. Ancak ne yazık ki aynı coğrafya, büyük güçlerin hesaplarının kesiştiği bir alan olarak sık sık gerilimlere sahne olmuştur. Bugün dile getirilen senaryolar; silahlı gruplar, sınır hatları ve olası çatışmalar üzerinden şekillenirken, en büyük endişeyi yine siviller taşımaktadır.

Özellikle Urumiye, Maku ve Saldus gibi şehirlerde yaşayan insanların güvenliği konusunda dile getirilen kaygılar, sadece siyasi bir tartışma değil, aynı zamanda insani bir meseledir. Bu bölgelerde yaşayan Türkler, Kürtler ve diğer topluluklar yüzyıllardır komşuluk ilişkileri içinde hayatlarını sürdürmektedir. Bugün bu dengeyi bozabilecek her gelişme, yalnızca bir ülkeyi değil, tüm bölgeyi etkileyebilir.

Geçmişte yaşanan Dağlık Karabağ Savaşı gibi acı tecrübeler, sivillerin çatışmalardan nasıl zarar gördüğünü açıkça ortaya koymuştur. Bu nedenle benzer bir senaryonun başka şehirlerde yaşanabileceği ihtimali, doğal olarak büyük bir endişe yaratmaktadır.

Özellikle İran sınırındaki dağlarda konuşlandığı söylenen silahlı gruplar, bölgedeki dengeleri daha da kırılgan hâle getirmektedir. Kürt gruplar üzerinden yapıldığı iddia edilen silah sevkiyatları ise bölgede yaşayan farklı etnik topluluklar arasında güvensizlik oluşturmaktadır.

Urumiye, Maku ve Saldus gibi sınır şehirlerinde yaşayan Türkler, silahsız ve savunmasız olduklarını dile getirmektedir. Bu şehirlerde çıkabilecek bir iç karışıklık, tarihin acı sayfalarını yeniden aralayabilir. Karabağ’da yaşanan trajediyi hatırlatan bu korkular, bölge halkının yüreğinde derin bir endişe uyandırmaktadır.

Burada asıl mesele, halkların huzur içinde yaşama hakkıdır. Silahların gölgesinde değil, barışın ışığında bir gelecek inşa edilmelidir. Büyük güçlerin çıkar hesapları uğruna bölge halklarını ateşe atması, insanlık vicdanında telafisi mümkün olmayan yaralar açar.

Türkiye’ye seslenen Urumiye’deki Türk kardeşlerimizin “Bizi unutmayın” çağrısı, sadece bir yardım talebi değil, aynı zamanda bir insanlık çığlığıdır.

Bugün yapılması gereken, silahların değil barışın konuşulmasını sağlamaktır. İsrail ve ABD başta olmak üzere tüm aktörler, bölgeyi daha fazla çatışmaya sürüklemek yerine diplomasi ve diyalog yolunu seçmelidir.

Orta Doğu halkları huzuru ve güvenliği hak ediyor. Tarih, silahların değil barışın kazandığı günleri yazmalıdır. Umut ediyoruz ki sağduyu galip gelir ve bölge halkları geçmişin acılarını tekrar yaşamak zorunda kalmaz.