TÜRKİYE-ERMENİSTAN İLİŞKİLERİNİN NORMALLEŞMESİ

TÜRKİYE-ERMENİSTAN İLİŞKİLERİNİN NORMALLEŞMESİ

Güney Kafkasya, son otuz yılın en önemli dönüşüm süreçlerinden birinden geçiyor kıymetli okuyanlarım... Uzun yıllar boyunca savaşların, kapalı sınırların ve karşılıklı güvensizliğin şekillendirdiği bölge, bugün barış, ticaret ve ulaşım koridorları ekseninde yeniden tanımlanıyor. Bu değişimin merkezinde ise Türkiye-Ermenistan normalleşme süreci ile Azerbaycan-Ermenistan barış görüşmeleri yer alıyor.

Türkiye, bağımsızlığını ilan eden Ermenistan’ı 16 Aralık 1991 tarihinde tanıyan ilk ülkeler arasında yer aldı. Ankara, Ermenistan’ın bölgesel ve uluslararası kuruluşlarla bütünleşmesini destekledi; hatta Ermenistan'ın Karadeniz Ekonomik İş birliği Teşkilatı'na kurucu üye olarak davet edilmesinde öncü rol oynadı. Ancak Azerbaycan topraklarının işgaliyle başlayan Karabağ Savaşı, iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesini engelledi. Özellikle 1993 yılında Azerbaycan'ın Kelbecer bölgesinin işgal edilmesi üzerine, Türkiye-Ermenistan sınırı kapatıldı ve ilişkiler uzun yıllar donmuş halde kaldı.

2009 yılında imzalanan Zürih Protokolleri önemli bir fırsat yaratmış olsa da süreç sonuçsuz kaldı. Asıl değişim ise 2020 yılında yaşanan İkinci Karabağ Savaşı sonrasında ortaya çıktı. Savaşın ardından oluşan yeni jeopolitik tablo, Türkiye ile Ermenistan arasında doğrudan diyalog için uygun bir zemin hazırladı.

Bu kapsamda Türkiye adına Büyükelçi Serdar Kılıç, Ermenistan adına ise Ruben Rubinyan özel temsilci olarak görevlendirildi. Görüşmeler sonucunda doğrudan uçuşların başlaması, hava kargo taşımacılığının açılması ve dijital erişim alanındaki bazı engellerin kaldırılması gibi somut adımlar atıldı.

Bugün Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın ortaya koyduğu yaklaşım, geçmiş dönemlerden önemli ölçüde farklılık gösteriyor. Paşinyan, Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesini Ermenistan'ın güvenlik ve ekonomik geleceği açısından stratejik bir zorunluluk olarak görüyor. Daha da önemlisi, Ermenistan dış politikasında uzun yıllar merkezi yer tutan bazı tarihsel ve ideolojik yaklaşımların ülkenin geleceğini şekillendirmekte yetersiz kaldığını açıkça ifade ediyor.

Paşinyan yönetimi, 1915 olaylarının uluslararası platformlarda tanınmasını dış politikanın öncelikli hedefleri arasında görmediğini açıklarken, Ermenistan vatandaşlarının uluslararası kabul görmüş sınırların ötesinde bir "vatan" arayışına yönelmemesi gerektiğini de vurguluyor. Bu yaklaşım, Ermenistan'ın bölgesel gerçekliklerle uyumlu, daha gerçekçi bir devlet politikası geliştirmeye çalıştığını göstermektedir.

7 Haziran 2028 Pazar günü yapılacak olan Ermenistan’da ki parlamento seçimi, sürecin seyrini belirleyeceği açıktır. 17 siyasi parti ve iki ittifakın yarışacağı seçime giden süreçte, anketler Nikol Paşinyan’ı önde göstermektedir. Bu seçim Ermenistan’ın Türkiye ve Azerbaycan ile olan normalleşme sürecini kaderini olduğu kadar, Rusya’dan uzaklaşma ve Batı ile yakınlaşma süreci açısından dönüm noktası olarak görülmektedir.

Ancak bu sürecin en önemli aktörlerinden biri hiç şüphesiz Azerbaycan'dır.

Bakü açısından Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, Azerbaycan-Ermenistan barış sürecinden bağımsız düşünülemez. Türkiye de sürecin başından itibaren Azerbaycan ile tam koordinasyon içinde hareket ettiğini açıkça ifade etmektedir. Bu durum, "tek millet iki devlet" anlayışının diplomatik yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Azerbaycan'ın temel beklentisi, Ermenistan'ın ülkenin toprak bütünlüğünü tartışmasız biçimde tanıması, tarihi gerçeklerden yoksun söylemlerden vazgeçmesi ve kapsamlı bir barış anlaşmasının imzalanmasıdır. Bakü yönetimi, kalıcı barışın yalnızca siyasi deklarasyonlarla değil, ekonomik entegrasyon ve ulaştırma projeleriyle güçlendirilebileceğine inanmaktadır.

Bu noktada ulaştırma koridorları kritik önem taşıyor. Azerbaycan, Nahçıvan ile kara bağlantısının kurulmasını stratejik bir öncelik olarak görüyor. Ermenistan ise kendi egemenliği altında işletilecek ulaştırma ağlarını içeren "Barış Kavşağı" projesini öne çıkarıyor. Her iki yaklaşımın ortak noktası ise bölgesel birlikteliği artırılmasıdır.

Aslında hangi isim kullanılırsa kullanılsın, önemli olan Güney Kafkasya'nın kapalı sınırlar ve çatışmalar bölgesi olmaktan çıkarak bir ticaret ve transit merkezi haline gelmesidir.

Bu çerçevede Türkiye-Ermenistan sınırının açılması yalnızca iki ülkeyi değil, bütün bölgeyi etkileyecek sonuçlar doğuracaktır.

Öncelikle ekonomik açıdan önemli bir canlanma beklenmektedir. Türkiye ile Ermenistan arasındaki doğrudan ticaret hacminin kısa vadede yüz milyonlarca dolara, orta vadede ise milyar dolar seviyelerine ulaşabileceği değerlendirilmektedir. Özellikle Iğdır, Kars ve Ardahan gibi sınır illerinde lojistik, depolama, gümrük hizmetleri ve ticaret sektörlerinde yeni istihdam alanları oluşacaktır.

1993 yılından bu yana kapalı bulunan Kars-Gümrü Demiryolu Hattı'nın yeniden faaliyete geçmesi ise bölgesel ulaşım ağlarının güçlenmesine katkı sağlayacaktır. Bunların yanı sıra, açılması yönünde çalışmaların büyük bir hızla sürdürüldüğü “Zengezur Koridoru

Siyasi açıdan bakıldığında ise ekonomik karşılıklı bağımlılık, barışın en güçlü güvencelerinden biri olacaktır. Tarih boyunca ticaretin geliştiği bölgelerde çatışma riskinin azaldığı görülmüştür. Kafkasya'nın da benzer bir dönüşüm yaşaması mümkündür.

Sosyal ve kültürel açıdan ise sınırların açılması yeni bir dönemin kapısını aralayabilir. Kars'taki Ani Harabeleri ve Ağrı Dağı başta olmak üzere ortak tarih ve kültür mirası daha görünür hale gelecek, insanlar arasındaki temas arttıkça önyargılar yerini karşılıklı anlayışa bırakacaktır.

Elbette bu süreç henüz tamamlanmış değildir. Barış anlaşmasının imzalanması, sınırların tam kapasiteyle açılması ve ulaştırma projelerinin hayata geçirilmesi zaman alacaktır. Ancak bugün gelinen noktada hem Ankara hem Bakü hem de Erivan'da geçmişin yüklerinden çok, geleceğin fırsatlarının konuşulmaya başlanması dikkat çekicidir.

Güney Kafkasya'nın önünde tarihi bir fırsat bulunmaktadır. Eğer taraflar siyasi cesaret gösterebilir ve karşılıklı güveni güçlendirebilirlerse, bölge uzun yıllar sonra ilk kez savaşların değil ticaretin, çatışmaların değil iş birliğinin konuşulduğu bir coğrafyaya dönüşebilir.

Bu dönüşümün kazananı yalnızca Türkiye, Azerbaycan veya Ermenistan olmayacaktır. Kazanan, istikrarın ve refahın hüküm sürdüğü bütün Güney Kafkasya olacaktır.