Sözer AKYILDIRIM
Iğdır Üniversitesi, Öğretim Görevlisi
Bir anne, bir baba düşünün…
Sabah erkenden çocuğunu uyandırıyor. Üstünü giydiriyor, çantasını hazırlıyor. Belki saçını okşuyor, belki kapının önünde arkasından bakıp “Dikkatli ol yavrum” diyor.
Sonra çocuk okulun yolunu tutuyor.
Anne ise evde kalıyor.
Günün sıradan telaşı içinde yaşamına devam ediyor ama aklının bir köşesinde hep aynı çocuk var:
“Acaba okulda iyi mi?”
Çünkü bir anne babanın çocuğundan beklediği çok şey yoktur aslında.
Dersine girsin…
Arkadaşlarıyla oynasın…
Bir şeyler öğrensin…
Gülsün, eğlensin, sosyalleşsin…
Ve günün sonunda evine sağ salim dönsün.
Hepsi bu.
Ama bugün Türkiye'de anne babaların zihnine hiç istemediğimiz başka bir soru yerleşiyor:
“Çocuğum okuldan bugün sağ salim dönecek mi?”
Bu soru artık yalnızca anne babaların korkusu değildir.
Bu, hepimizin korkusudur.
Çünkü çocuklarımızın okulda, sokakta ve bazen arkadaşlarının arasında bile kendilerini güvende hissedememesi, yalnızca bir güvenlik sorununa değil, toplum olarak yaşadığımız daha büyük bir yaraya işaret ediyor.
Daha birkaç gün önce Iğdır'da yedi kişinin bir gence saldırdığı, muşta ve kesici aletlerin kullanıldığı haberini okuduk.
Ardından İstanbul'dan gelen ve hepimizi derinden sarsan acı haber…
Bir okulun bahçesinde bıçaklı saldırı…
Yaralanan çocuklar…
Ve henüz on yaşında, okulda olması gereken bir çocuğun hayatını kaybetmesi…
Bir çocuk…
Okula gidiyor.
Ve bir daha evine dönemiyor.
İşte insanın kelimelerinin tükendiği yer burasıdır.
Çünkü okul dediğimiz yer, çocuğun korkacağı değil; kendisini güvende hissedeceği yerdir.
Biz çocuklarımızı okula hayattan korkmayı öğrensinler diye göndermiyoruz.
Hayatı öğrensinler diye gönderiyoruz.
Öyleyse artık kendimize daha büyük, daha zor ve daha cesur bir soru sormalıyız:
Çocuklarımızı yalnızca okul kapısında mı korumaya çalışıyoruz, yoksa onları hayata da hazırlıyor muyuz?
Her olaydan sonra aynı soruları sormak yetmiyor
Bir okulda kavga çıktığında…
Bir öğrenci bıçaklandığında…
Bir çocuk başka bir çocuğu dövdüğünde…
Sosyal medyada şiddet görüntüleri dolaşıma girdiğinde…
Hep aynı şeyleri konuşuyoruz:
“Güvenlik artırılsın.”
“Okullara polis konulsun.”
“Kameralar çoğaltılsın.”
“Cezalar ağırlaştırılsın.”
Elbette bunların hepsi önemlidir.
Çocukların güvenliğini sağlamak devletin temel görevlerinden biridir.
Fakat yalnızca polisiye tedbirlerle çocuklarımızı koruyamayız.
Çünkü bir çocuğun eline bıçak geçtikten sonra müdahale etmek, olayın sonucuna müdahale etmektir.
Asıl mesele, o çocuğun neden bıçağa sarıldığını daha önce anlayabilmektir.
Neden öfkesini kontrol edemiyor?
Neden karşısındaki çocuğu bir insan olarak değil, hedef olarak görebiliyor?
Neden şiddeti bir güç gösterisi olarak algılıyor?
Ve belki de en önemlisi:
Biz yetişkinler bu değişimi neden daha önce fark edemiyoruz?
Eğitim okul kapısında başlamaz
Bence Türkiye'nin bugün yeniden düşünmesi gereken en önemli meselelerden biri budur.
Eğitim yalnızca okulda başlamaz.
Eğitim ailede başlar.
Okulda devam eder.
Arkadaş çevresinde şekillenir.
Sokakta sınanır.
Ve artık dijital dünyada yeniden biçimlenir.
Bir çocuğun davranışlarını anlamak istiyorsak yalnızca öğretmenine sormak yetmez.
Evinde nasıl bir iletişim var?
Anne babasıyla konuşabiliyor mu?
Öfkelendiğinde kendisini nasıl ifade ediyor?
Kaybetmeyi biliyor mu?
Hayır cevabını kabul edebiliyor mu?
Kendisinden farklı olana saygı gösterebiliyor mu?
Arkadaşının başarısını kıskandığında ne yapıyor?
Sorunlarını konuşarak çözmeyi mi, yoksa güç kullanarak çözmeyi mi öğreniyor?
Bunların her biri önemlidir.
Burada aileleri suçlamak kolaydır.
Ama suçlamak çözüm değildir.
Aksine aileleri bu sürecin dışında bırakmak, çözümü daha da zorlaştırır.
Anne babaların da çocuk yetiştirme konusunda desteğe ihtiyacı vardır.
Öfke yönetimi, akran zorbalığı, dijital dünyanın riskleri, çocukla sağlıklı iletişim ve şiddetin erken işaretleri konusunda ailelere rehberlik edilmelidir.
Çünkü çocuk, çoğu zaman söylediğimizden çok yaptığımızı öğrenir.
Akran zorbalığı “çocukça bir kavga” değildir
Akran zorbalığını yıllarca biraz hafife aldık.
“Çocuklar arasında olur.”
“Birbirleriyle kavga eder, sonra barışırlar.”
“Bizim zamanımızda da vardı.”
Evet, bizim zamanımızda da çocuklar kavga etti.
Ama bugün şartlar değişti.
Bir çocuğun diğerini sürekli aşağılaması, dışlaması, tehdit etmesi, fiziksel olarak şiddet uygulaması veya sosyal medya üzerinden hedef göstermesi basit bir çocuk kavgası değildir.
Çünkü zorbalık yalnızca mağduru yaralamaz.
Zorbalığı yapan çocuğu da etkiler.
Ve en önemlisi, çevredeki diğer çocuklara da bir mesaj verir:
“Güçlü olan haklıdır.”
İşte tehlike burada başlar.
Bir çocuk arkadaşının dövülmesini telefonuyla kayda alıyor, görüntüyü sosyal medyada paylaşıyor ve bundan eğlence çıkarıyorsa artık yalnızca iki çocuk arasındaki bir problemden söz edemeyiz.
Ortada değişen bir toplumsal davranış biçimi vardır.
En tehlikeli kişi bazen seyreden kişidir
Zorbalığın yalnızca zorba ile mağdur arasında yaşandığını düşünmek eksik olur.
Bir de seyredenler vardır.
Gören ama susanlar…
Kayda alanlar…
Alkışlayanlar…
Gülerek destek verenler…
Bazen de korktuğu için müdahale edemeyenler…
Çocuklara yalnızca “kavga etmeyin” demek yetmez.
Onlara haksızlık karşısında ne yapacaklarını da öğretmeliyiz.
Bir arkadaşının zorbalığa uğradığını gördüğünde öğretmenine haber vermek korkaklık değildir.
Yardım istemek güçsüzlük değildir.
Zorbalığa katılmamak yalnız kalmak değildir.
Tam tersine…
Bazen en büyük cesaret, kalabalığın yaptığı yanlışa katılmamaktır.
Sosyal medyayı da konuşmalıyız
Çocuklarımız artık yalnızca evde ve okulda yaşamıyor.
Bir de cebimizde taşıdığımız ekranların içinde yaşıyorlar.
Şiddetin oyunlaştırıldığı, saldırganlığın eğlenceye dönüştürüldüğü, silahların ve ölümün sıradanlaştırıldığı içeriklerle karşılaşıyorlar.
Burada adil olmak zorundayız.
Her oyunun çocukları saldırganlaştırdığını söylemek doğru değildir.
Her dizi şiddetin nedeni değildir.
Fakat çocukların yaşlarına uygun olmayan, şiddeti özendiren veya saldırganlığı normalleştiren içeriklere sürekli maruz kalmasının da hiçbir etkisi yokmuş gibi davranamayız.
Özellikle çocuklara ve gençlere yönelik dijital içeriklerde yaş sınırlamalarının uygulanması, ailelerin bilinçlendirilmesi ve platformların sorumluluklarının artırılması artık ertelenemez.
Çocuğun elindeki telefonu tamamen almak çözüm değildir.
Çocuğa dijital dünyada nasıl yaşayacağını öğretmek gerekir.
Bir de bıçak meselesi var
Son olaylar bize başka bir gerçeği daha hatırlatıyor:
Çocukların kesici ve yaralayıcı aletlere erişimi.
Bir çocuğun elinde bıçak gördüğümüzde yalnızca “Neden taşıyorsun?” diye sormak yetmez.
O bıçak çocuğun eline nasıl geçti?
Satış denetimleri yeterli mi?
İnternet üzerinden yapılan satışlar nasıl kontrol ediliyor?
Yaş sınırlamalarına uyuluyor mu?
Mevcut yasalar gerçekten uygulanıyor mu?
Bu soruların cevaplarını vermeliyiz.
Çünkü bir çocuğun elindeki bıçak, yalnızca bir metal parçası değildir.
Yanlış zamanda, yanlış yerde, yanlış ellerde bir hayatı değiştirebilir.
Bu nedenle kesici ve yaralayıcı aletlerin çocuklara satışının ve erişiminin önlenmesi konusunda çok daha sıkı denetim gerekiyor.
Çocukların çevresini de değiştirmeliyiz
Çocuklarımızı yalnızca aile ve okul yetiştirmiyor.
Mahalle de yetiştiriyor.
Arkadaş grubu da yetiştiriyor.
Sokak da yetiştiriyor.
Televizyon da yetiştiriyor.
Sosyal medya da yetiştiriyor.
Bazen bir çocuğun davranışını ailesinden daha fazla arkadaş grubu etkileyebiliyor.
İşte bu nedenle çocukların bulunduğu sosyal çevreyi de konuşmalıyız.
Çocuğu suçlamak kolaydır.
Ama çocuğu suça, şiddete veya zorbalığa götüren çevreyi değiştirmek daha önemlidir.
Güvenlik başka, güven duygusu başka
Okul girişlerinde güvenlik görevlisi bulunabilir.
Kamera sayısı artırılabilir.
Çantalar kontrol edilebilir.
Polis önlemleri artırılabilir.
Bunların hepsi gerekli olabilir.
Fakat güvenlik ile güven duygusu aynı şey değildir.
Çocuğun kendisini güvende hissetmesi için okulda bir yetişkinin onu dinlemesi gerekir.
Bir öğretmenin çocuğun davranışındaki değişikliği fark etmesi gerekir.
Bir rehber öğretmenin çocuğun sessizliğinin arkasındaki nedeni görebilmesi gerekir.
Bir anne babanın “Bugün okul nasıldı?” sorusunu gerçekten dinlemek için sorması gerekir.
Bazen bir çocuğu büyük bir felaketten koruyacak şey, saatler süren bir konuşma değil, zamanında sorulmuş tek bir sorudur.
Çözüm yalnızca ceza değildir
Şiddet uygulayan çocuk elbette yaptığı davranışın sonucuyla karşılaşmalıdır.
Ancak çocuklara yalnızca ceza vererek onları topluma kazandıramayız.
Çünkü bazı çocukların cezadan önce yardıma, rehberliğe ve doğru modele ihtiyacı vardır.
Okullarımızdaki psikolojik danışmanlık ve rehberlik hizmetleri güçlendirilmeli.
Öğretmenlere akran zorbalığını erken fark etme konusunda destek verilmelidir.
Anne babalar bilinçlendirilmelidir.
Çocuklara duygu yönetimi, empati, çatışma çözme ve iletişim becerileri kazandırılmalıdır.
Sosyal medya platformlarının çocuklara yönelik içerikleri daha etkin denetlenmelidir.
Kesici aletlerin çocuklara erişimi konusunda mevcut düzenlemeler kararlılıkla uygulanmalıdır.
Ve en önemlisi…
Çocuğun sorununu büyümeden fark edecek bir sistem kurulmalıdır.
Çünkü önlemek, cezalandırmaktan daha değerlidir.
Çocuklarımız bizim geleceğimizdir
Bir çocuğun okulda dövülmesi yalnızca o çocuğun sorunu değildir.
Bir çocuğun arkadaşları tarafından dışlanması yalnızca ailesinin sorunu değildir.
Bir öğrencinin eline bıçak alması yalnızca okul yönetiminin sorunu değildir.
Bir çocuğun şiddeti normal görmesi hepimizin sorunudur.
Çünkü çocuklarımız yalnızca bizim çocuklarımız değildir.
Onlar bu ülkenin yarınıdır.
Bugün onlara ne verirsek, yarın toplum olarak onu geri alacağız.
Şiddet verirsek şiddet…
Nefret verirsek nefret…
Korku verirsek korku…
Ama sevgi, merhamet, adalet, sabır ve sorumluluk verirsek başka bir Türkiye kurabiliriz.
Belki de artık çocuklarımız için yeniden şu basit cümleyi kurabilmenin zamanıdır:
“Sabah okula giden çocuğum, akşam evine güvenle dönecek.”
Bu bir lüks değildir.
Bu, her çocuğun en temel hakkıdır.
Çünkü bir ülkenin gerçek güvenliği yalnızca sınırlarında, sokaklarında veya okul kapılarında ölçülmez.
Bir ülkenin gerçek güvenliği, çocuklarının kendilerini ne kadar güvende hissettiğiyle ölçülür.
Ve biz çocuklarımızı koruyamazsak, yalnızca bugünü değil, yarını da kaybederiz.





