“Çocukların güvenle okula gittiği, öğretmenin başı dik ders verdiği, doktorun şiddet korkusu yaşamadan hastasını tedavi ettiği, anne babaların çocuklarını gönül rahatlığıyla geleceğe hazırladığı bir ülke bırakmalıyız.Bunun yolu birbirimizi suçlamaktan değil, birbirimizin sorumluluğunu hatırlamaktan geçiyor.Çünkü çocuklarımız yalnızca bizim çocuklarımız değil.Onlar bu toplumun yarınıdır.”

Sözer AKYILDIRIM

Iğdır Üniversitesi, Öğretim Görevlisi

Çocuklarımızı ne zaman kaybetmeye başladık?

Geçenlerde “Bize Ne Oldu?” diye sormuştuk.

Bugün aynı soruyu yeniden sormamız gerekiyor.

Çünkü bu kez sorunun cevabı bir istatistikte, bir gazete haberinde ya da bir sosyal medya paylaşımında değil; bir okulun önünde yankılanan silah seslerinde karşımıza çıktı.

Manisa’nın Turgutlu ilçesinde 15 yaşındaki bir öğrencinin okulun yakınında tüfekle ateş açması sonucu 11 öğrenci yaralandı. Resmî açıklamalara göre yaralılardan ikisinin durumu ağırdı. Şüpheli yakalandı; olayın nasıl meydana geldiği, silaha nasıl erişildiği ve olayın arka planındaki diğer unsurlar soruşturuluyor.

Önce şunu açıkça söyleyelim:

Bir çocuğun eline silah alıp başka çocuklara ateş etmesinin elbette hukuki bir karşılığı vardır.

Yaralanan çocukların ve ailelerinin yaşadığı acının hesabı hukuk önünde sorulmalıdır.

Fakat yalnızca çocuğu suçlayıp dosyayı kapatmak, belki de en kolay yoldur.

Asıl zor olan başka bir soruyu sormaktır:

Bir çocuk eline silah alıp okulun önüne gelene kadar biz nerede vardık?

Ailesi nerede?

Çevresi nerede?

Okulu nerede?

Onu gören, dinleyen, davranışlarındaki değişikliği fark eden biri oldu mu?

Silahın bir çocuğun eline geçmesini önlemesi gereken mekanizmalar nerede?

Ve biz toplum olarak ne zaman bu kadar sessiz kaldık?

Çünkü çocuklar bir sabah ansızın şiddetin içine düşmezler.

Çocuk önce ailede büyür.

Sonra okulda şekillenir.

Arkadaşlarından etkilenir.

Sokaktan öğrenir.

Ekranlardan beslenir.

Sosyal medyada büyür.

Bazen sevgiyle, bazen ilgisizlikle, bazen öfkeyle, bazen de yalnızlıkla...

Çocuk sahibi olmak başka, anne baba olmak başka

Belki de bugün en fazla konuşmamız gereken konulardan biri bu.

Çocuk dünyaya getirmek biyolojik bir olaydır.

Iğdır’da Kayısı Çiçeği Balı Hasadı Yapıldı: “Türkiye’nin En Nadide Ballarından Biri Olacak”
Iğdır’da Kayısı Çiçeği Balı Hasadı Yapıldı: “Türkiye’nin En Nadide Ballarından Biri Olacak”
İçeriği Görüntüle

Anne baba olmak ise bir sorumluluktur.

Anne baba olmak, çocuğun karnını doyurmak kadar ruhunu da beslemektir.

Onu dinlemektir.

Kiminle arkadaş olduğunu bilmektir.

Okulda ne yaşadığını sormaktır.

İçine kapandığında fark etmektir.

Öfkesindeki değişikliği görebilmektir.

“Benim çocuğum yapmaz” demek yerine gerektiğinde “Çocuğumun neye ihtiyacı var?” diye sorabilmektir.

Çünkü çocuk bazen “Yardım edin” demez.

Davranışlarıyla yardım ister.

Ve yetişkinler o işareti göremezse çocuk kendi dünyasının içinde giderek daha fazla yalnızlaşabilir.

Akran zorbalığını küçümsemeyelim

Bugün okullarımızın karşı karşıya olduğu önemli sorunlardan biri de akran zorbalığı.

Millî Eğitim Bakanlığı'nın yayımladığı programlarda akran zorbalığı yapan ve zorbalığa maruz kalan öğrenciler için ayrı psiko eğitim programları hazırlanması bile meselenin eğitim sistemi açısından ne kadar ciddiye alındığını gösteriyor. Bu programlarda öfkeyle baş etme, empati, farklılıklara saygı ve sorun çözme gibi beceriler özellikle ele alınıyor.

Bir çocuğun sürekli dışlanması…

Alay edilmesi…

Tehdit edilmesi…

Dövülmesi…

Sosyal medyada küçük düşürülmesi…

Bunların hiçbirini “Çocuklar arasında olur böyle şeyler” diyerek geçiştiremeyiz.

Çünkü bazen küçük gördüğümüz bir yara, çocuğun dünyasında büyüyen büyük bir öfkeye dönüşebilir.

Elbette Manisa'daki saldırının nedenini yalnızca akran zorbalığına bağlamak doğru değildir. Soruşturmanın sonucunu beklemek gerekir.

Ama akran zorbalığını da görmezden gelemeyiz.

Okullar ne zaman korkunun mekânı oldu?

Daha acı bir gerçekle de yüzleşiyoruz.

Çocuklarımızı okula gönderirken bazı anne babaların zihninden artık şu soru geçiyor:

“Bugün çocuğumun başına ne gelecek?”

Bir toplum için bundan daha ağır bir cümle olabilir mi?

Okul dediğimiz yer çocuğun korktuğu değil, kendisini güvende hissettiği yer olmalıdır.

Ama yalnızca çocuklarımızın güvenliğini konuşmuyoruz.

Öğretmenlerimizin güvenliğini de konuşmak zorundayız.

Son yıllarda eğitim çalışanlarına yönelik saldırılar kamuoyunu derinden sarsrtı

Bir öğretmen…

Çocuklarımıza bilgi veren, onları geleceğe hazırlayan insan…

Nasıl olur da okulunda can güvenliğinden endişe eder hâle gelir?

Bir veli okulu basıyorsa…

Bir öğretmen darbe diliyorsa…

Bir okul yöneticisi tehdit ediliyorsa…

Artık yalnızca eğitim sistemini değil, toplumsal ilişkilerimizi konuşmamız gerekir.

Çünkü öğretmen bizim düşmanımız değildir.

Doktor bizim düşmanımız değildir.

Hemşire bizim düşmanımız değildir.

Polis bizim düşmanımız değildir.

Kamu görevlisi, öfkemizi boşaltacağımız bir hedef değildir.

Doktora saldırı, öğretmene saldırı, çocuğa saldırı…

Bugün sağlık çalışanlarının şiddet olaylarını bildirmesi için devletin “Beyaz Kod” sistemi bulunuyor. Bu sistemin amacı, sağlık çalışanına yönelik sözlü veya fiziksel şiddet olaylarında hızlı müdahale, güvenlik tedbiri ve hukuki süreçlerin işletilmesini sağlamak.

Düşünelim:

Bir toplum, doktorun ve hemşirenin güvenliği için özel alarm sistemleri oluşturmak zorunda kalıyorsa, burada yalnızca hastane güvenliğini değil, toplumun şiddetle kurduğu ilişkiyi de sorgulamak zorundayız.

Eskiden de elbette suç vardı.

Eskiden de şiddet vardı.

Ama bugün şiddetin gündelik hayatımızda daha görünür hâle gelmesi ve eğitimden sağlığa kadar farklı alanlarda güvenlik meselesi olarak karşımıza çıkması bizi düşündürmelidir.

Ekranlar da bu hikâyenin bir parçası

Çocuklarımız artık yalnızca aileden ve okuldan öğrenmiyor.

Telefonlardan öğreniyor.

Sosyal medyadan öğreniyor.

Videolardan öğreniyor.

Dizilerden, oyunlardan, internet ortamından etkileniyor.

Elbette bütün kötülüklerin kaynağını ekranlarda aramak doğru değildir.

Fakat şiddetin, silahın, güç gösterisinin, mafyatik ilişkilerin ve kaba kuvvetin bazı içeriklerde sıradanlaştırılmasının çocukların dünyası üzerindeki etkisini de görmezden gelemeyiz.

Bir çocuk gördüğü her şeyi örnek almaz.

Ama gördüğü her şeyin zihninde bir iz bıraktığını da unutmamak gerekir.

Bu nedenle ekranların da bir sorumluluk alanı olduğunu kabul etmeliyiz.

Şiddet normalleşirse toplum yaralanır

Belki de en büyük tehlike budur:

Şiddete alışmak.

Bir öğretmen saldırıya uğrar.

Üzülürüz.

Bir doktor darbedilir.

Kızarız.

Bir çocuk zorbalığa uğrar.

“Çocuklar arasında olur” deriz.

Bir okulun önünde silah patlar.

Birkaç gün konuşuruz.

Sonra başka bir haber gelir.

Ve önceki acıyı unuturuz.

Şiddetin en tehlikeli tarafı yalnızca can yakması değildir.

Zamanla normalleşmesidir.

Peki sorumluluk kimin?

Ailenin sorumluluğu var.

Okulun sorumluluğu var.

Devletin sorumluluğu var.

Medyanın sorumluluğu var.

Toplumun sorumluluğu var.

Ama bunlardan herhangi birinin sorumluluğunu diğerine devrederek bu sorundan kurtulamayız.

Aile yetiştirir.
Okul fark eder.
Devlet korur.
Hukuk hesap sorar.
Toplum sahip çıkar.
Medya ise kullandığı dilin ve görüntünün sorumluluğunu taşır.

Bunların hepsi birlikte çalışmadığında çocuk yalnız kalır.

Öğretmen yalnız kalır.

Doktor yalnız kalır.

Aile yalnız kalır.

Ve sonunda toplum yalnız kalır.

Her şeyi siyasallaştırmadan önce çocuklarımızı düşünelim

Artık her toplumsal acıyı siyasi tartışmaların içine çekmekten de vazgeçmeliyiz.

Çünkü çocukların güvenliği bir siyasi tarafın meselesi değildir.

Öğretmenin can güvenliği bir siyasi tarafın meselesi değildir.

Doktorun güvenliği bir siyasi tarafın meselesi değildir.

Bunlar insanlık meseleleridir.

Bugün hangi görüşten olursak olalım, aynı çocuğu okula gönderiyoruz.

Aynı hastaneye gidiyoruz.

Aynı doktorun kapısını çalıyoruz.

Aynı öğretmene çocuğumuzu emanet ediyoruz.

Öyleyse ortak bir zeminde buluşmak zorundayız:

Şiddete karşı.
Çocukların yanında.
Öğretmenin yanında.
Sağlık çalışanının yanında.
İnsanlığın yanında.

Bize ne oldu?

Belki de artık “Bu çocuk nasıl böyle oldu?” diye sormaktan önce başka sorular sormalıyız.

Bu çocuk ne zaman yalnız kaldı?

Kim onun öfkesini fark etti?

Kim onu dinledi?

Kim zorbalığa uğrayıp uğramadığını sordu?

Silahın onun eline geçmesini kim önleyebilirdi?

Biz hangi noktada birbirimizi dinlemeyi bıraktık?

Ve belki de en önemlisi:

Çocuklarımız canavara dönüşmeden önce biz hangi noktada insanlığımızdan geçtik?

Bir çocuğun yaptığı suçun hesabını elbette hukuk soracaktır.

Ama çocuklarımızı o noktaya getiren şartları değiştirmek hepimizin sorumluluğudur.

Çünkü mesele yalnızca bir çocuğun elindeki silah değildir.

Mesele, o silahın bir çocuğun eline geçmesine izin veren bütün boşluklardır.

Ailedeki boşluk…

Okuldaki boşluk…

Toplumdaki boşluk…

Denetimdeki boşluk…

Ve bazen vicdanımızdaki boşluk…

Çocuklarımızı okula gönderirken korktuğumuz bir ülke değil;

Çocukların güvenle okula gittiği, öğretmenin başı dik ders verdiği, doktorun şiddet korkusu yaşamadan hastasını tedavi ettiği, anne babaların çocuklarını gönül rahatlığıyla geleceğe hazırladığı bir ülke bırakmalıyız.

Bunun yolu birbirimizi suçlamaktan değil, birbirimizin sorumluluğunu hatırlamaktan geçiyor.

Çünkü çocuklarımız yalnızca bizim çocuklarımız değil.

Onlar bu toplumun yarınıdır.

Ve belki de “Bize Ne Oldu?” sorusuna vereceğimiz en güzel cevap, bundan sonra ne yapacağımız olacaktır.

Çocuklarımızı yeniden dinlemekle…
Öğretmenimize yeniden saygı duymakla…
Doktorumuza yeniden güvenmekle…
Aileyi yeniden güçlendirmekle…
Ve şiddetin yerine insanlığı koymakla…

Çünkü hâlâ geç değil.

Yeter ki çocuklarımızı kaybetmeden önce birbirimizi yeniden bulalım.

Muhabir: Haber Merkezi