Mısır'dan günümüze uzanan meslek: Çilingirlik zamana direniyor
Mısır'dan günümüze uzanan meslek: Çilingirlik zamana direniyor
İçeriği Görüntüle

Sözer AKYILDIRIM
Iğdır Üniversitesi, Öğretim Görevlisi

5De13A4A 7Ce3 4F59 B320 4D35158E33Bd
Bazı dağlar vardır; yalnızca yükselmezler.
Bir coğrafyanın hafızasını taşırlar.
Bir şehrin siluetine kimlik verir, bir ülkenin sınırlarını aşarak başka ülkelerden seyredilir, yüzyılların hikâyelerine konu olurlar.
Ağrı Dağı da işte böyle bir dağdır.
Iğdır'dan bakarsınız başka güzeldir.
Doğubayazıt'tan başka…
Nahçıvan'ın Sederek tarafından başka…
Erivan'dan bakıldığında ise bütün heybetiyle ufka yaslanır.
Hava açık, güneşli ve berraksa nereden seyrederseniz seyredin, Ağrı Dağı insanı kendisine baktırır.
Türkiye'nin en yüksek doruğu olan Büyük Ağrı'nın yüksekliği 5.137 metredir. Küçük Ağrı ise 3.896 metre yüksekliğe ulaşır. Iğdır İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü de Ağrı Dağı'nın büyük bölümünün Iğdır sınırları içinde kaldığını ve bölgenin önemli bir turizm potansiyeli taşıdığını özellikle vurgulamaktadır.
Peki biz bu büyük değerin ne kadar farkındayız?
Asıl sorulması gereken soru belki de budur.
Bir dağdan daha fazlası
Ağrı Dağı'nı yalnızca 5.137 metrelik bir zirve olarak görmemek gerekir.
Bu dağın etrafında tarih var.
Coğrafya var.
İnanç var.
Efsaneler var.
Dağcılık var.
Doğa sporları var.
Fotoğrafçılık var.
Kuş gözlemciliği, yürüyüş rotaları, yayla kültürü ve kırsal yaşam var.
Ve bütün bunların üzerinde, insanlığın ortak hafızasında çok önemli bir yere sahip olan Nuh Tufanı anlatısı var.
Burada ise bir ayrıntıyı doğru söylemek gerekir.
Tevrat'ın Yaratılış kitabında geminin “Ararat dağları” üzerine oturduğu anlatılır. Hristiyanlıkta da Nuh Tufanı anlatısı Yeni Ahit'te çeşitli bölümlerde hatırlanır. Ancak Kur'an-ı Kerim'de geminin oturduğu yer Cûdî olarak belirtilir. Diyanet'in Kur'an Yolu tefsiri de bu ayrımı açıkça ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla Ağrı Dağı'nı “Kur'an'da Nuh'un gemisinin oturduğu dağ” diye tanıtmak doğru olmaz.
Ama bundan daha az önemli bir gerçek de yoktur:
Ağrı Dağı, yüzyıllardır Nuh'un Gemisi ve Ararat anlatısıyla dünya kültüründe güçlü biçimde özdeşleşmiş bir coğrafyadır.
Nitekim Iğdır İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü de Ağrı Dağı'nın Nuh Tufanı anlatısı nedeniyle diğer dağlara göre daha fazla turist çekme potansiyeline sahip olduğunu belirtmektedir.
İşte tam burada turizm açısından düşünmemiz gerekiyor.
4 Ekim'de Ağrı Dağı'nın eteklerinde
4 Ekim Pazar 2026 günü Iğdır Dağcılık Kulübünün Gurup liderleri Özer Gonca ve Ahmet Önal gibi 16 yıldır dağcılık sporları ile uğraşan arkadaşlarımızla birlikte Ağrı Dağı'nın Ahura Vadisi ve Cehennem Deresi bölgesinde bir yürüyüş gerçekleştirdik.
Sabah saat 06.30'da minibüsümüze bindik.
Saat 07.30 civarında Yenidoğan köyüne ulaştık.
Ve yürüyüş burada başladı.
Sırtımızda çantalarımız…
Ellerimizde batonlarımız…
İçimizde dağa çıkmanın heyecanı…
Hava soğuktu ama yürüyüş için ağır kıyafetler tercih etmemiştik. Termal bir içlik, rahat ve geniş kıyafetler ve sağlam bir yürüyüş ayakkabısı yeterliydi.
Bir süre sonra tek sıra halinde yürüyüş kolumuzu oluşturduk.
Önümüzde Ahura Vadisi…
Cehennem Deresi…
Ve bütün heybetiyle Ağrı Dağı vardı.
İlk saatlerde dere yataklarından ilerledik.
Gürül gürül akan sular…
İki yanımızı kuşatan yüksek dağlar…
Çayırlar…
Koyun sürüleri…
Kayalıklar…
Ve insan eliyle kesilmiş hissi veren sert, keskin kaya parçaları…
Bazen kendimi bir doğa belgeselinin içinde yürüyormuş gibi hissettim.
Fakat bu bir film değildi.
Burası Iğdır'dı.
Burası bizim coğrafyamızdı.
Ve belki de en büyük şaşkınlığım buydu.
Dünyanın başka yerlerinde insanların görmek için binlerce kilometre yol kat ettiği manzaraların içerisinde biz yaşıyoruz; fakat bazen sahip olduğumuz değerin farkına yeterince varamıyoruz.
Yenidoğan köyü ve başka bir Iğdır
Yenidoğan köyü de yürüyüşümüzün ayrı bir güzelliğiydi.
Dağın yanı başında kurulmuş, adeta bir film sahnesini andıran bir dağ köyü…
Köy insanının sıcaklığı ve misafirperverliği hemen dikkatimizi çekti.
Geçim kaynaklarının başında küçükbaş hayvancılık geliyor.
Çocukların Türkçeyi çok güzel konuşmaları, bakımlı olmaları, köy yaşamının kendi sadeliği içinde sürüp gitmesi insana ayrı bir huzur veriyor.
Köyün karşı tarafına baktığınızda ise başka bir ülke beliriyor ufukta.

26410Ed8 50B7 403C 8662 60Cc050A1D6B
Ermenistan ve Alagöz Dağları…
Hava karardığında Erivan'ın ışıkları uzaktan görülüyor.
Bir tarafta Ağrı Dağı…
Diğer tarafta Alagöz…
Arada sınırların çizdiği ama gökyüzünün birbirinden ayırmadığı bir coğrafya…
Bu manzaranın kendisi bile başlı başına bir turizm değeridir.
Doğa bize ne anlatıyordu?
Yol boyunca kuşburnu, alıç, zerniş olarak bilinen çalı ve bodur ağaç türleri dikkatimizi çekti.
Dağın yükseklerine çıktıkça hava değişti.
Ağrı Dağı'nın karla kaplı yüzü daha belirgin hâle geldi.
Biz yürüdükçe yükseldik.
Yükseldikçe manzara büyüdü.
Ben yaklaşık 3.000 metre seviyesine kadar çıkabildim.
Sonrasında ayaklarım bedenimi taşımamaya başladı.
Hedefimize çok az kalmıştı.
Belki bir kilometre…
Ama insan bazen hayatında ilk kez karşılaştığı bir sınırla dağda yüzleşiyor.
Benim için de öyle oldu.
Askerden bu yana hiç bu kadar uzun ve yorucu bir yürüyüş yaptığımı hatırlamıyorum.
Yanımda üç arkadaşım kaldı.
Onlar da yorulmuştu.
Bir süre dinlendik.
Sonra dönüş kararı verdik.
Saat 14.00 civarında dönüş yoluna geçtik.
Dağda bir gerçek daha öğrendik: Sürüden ayrılmayacaksın
Dönüşte bir ara yönümüzü şaşırdık.
Köyü bulamıyoruz.
Hava yavaş yavaş kararmaya başlıyor.
Uzaktaki verici istasyonunu kendimize yön olarak belirleyip tepeleri, dereleri aşarak ilerliyoruz.
Fakat köy görünmüyor.
Bir tepe…
Bir dere…
Sonra başka bir tepe…
Derken yol kenarında koyun gübrelerini görmeye başladık.
İşte o anda doğru yolda olduğumuzu anladık.
Nihayet Yenidoğan köyüne ulaştık.
O gün bir şeyi daha çok iyi anladım:
Dağda yalnız kalınmaz.
Arkadaşlarınızdan ayrılmazsınız.
Grubun içinde kalırsınız.
“Sürüden ayrılanı kurt kapar” sözü boşuna söylenmemiş.
Ahura Vadisi ve Cehennem Deresi'nde bunun ne demek olduğunu yaşayarak öğrendik.
Aksiyon da vardı…
Adrenalin de…
Yorgunluk da…
Ama en önemlisi, unutulmayacak bir doğa deneyimi vardı.
Peki şimdi ne yapacağız?
Bütün bu güzellikleri yaşadıktan sonra insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Biz Ağrı Dağı'nı Türk turizmine ve Iğdır turizmine yeterince kazandırabiliyor muyuz?
Bence henüz değil.
Iğdır'ın turizm açısından elinde çok güçlü bir marka var:
Ağrı Dağı.
Üstelik bu marka yalnızca Iğdır'ın değil, Türkiye'nin markası olabilecek güçte.
Dağcılık turizmi…
Trekking…
Doğa yürüyüşleri…
Fotoğraf turizmi…
Kuş gözlemciliği…
Kırsal turizm…
Yayla turizmi…
Kültür ve inanç turizmi…
Gastronomi…
Yöresel ürünler…
Hepsi birbirine bağlanabilir.
Üstelik bu konuda sıfırdan başlamamız da gerekmiyor.
Iğdır İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün kendi resmi sayfasında bile Ağrı Dağı'nın yüksek turizm potansiyelinden ve değerlendirilmesi gereken bir değer olduğundan söz ediliyor.
Demek ki mesele değerin olup olmaması değil.
Mesele, o değeri nasıl değerlendireceğimiz.
Ağrı Dağı yalnızca zirveye çıkanların değil, herkesin dağı olmalı
Elbette Ağrı Dağı'na herkes zirve tırmanışı yapamaz.
Zaten yapmak da zorunda değil.
Turizm dediğimiz şey yalnızca zirveye çıkmak değildir.
Kimi turist dağa bakmak ister.
Kimi fotoğraf çekmek…
Kimi vadide yürümek…
Kimi köy yaşamını görmek…
Kimi kuşları ve bitki örtüsünü incelemek…
Kimi Nuh Tufanı anlatısının izlerini sürmek…
Kimi de yalnızca Ağrı Dağı'nın karşısında oturup güneşin dağın zirvesine vuran ışığını seyretmek ister.
Öyleyse Iğdır'ın yapması gereken şey, Ağrı Dağı'nı bütün bu farklı ilgi alanlarını bir araya getiren kapsamlı bir turizm destinasyonuna dönüştürmektir.
Yenidoğan gibi köyler bu turizmin dışında bırakılmamalı.
Köylü yalnızca seyirci olmamalı.
Yöresel ürünler, konaklama, rehberlik, doğa yürüyüşleri ve kırsal deneyimler üzerinden yerel halk da turizm ekonomisinin bir parçası hâline gelmeli.
Çünkü turizm yalnızca turist getirmek değildir.
Turizm, o coğrafyada yaşayan insanın da kazanmasını sağlamaktır.
Ağrı Dağı'na Iğdır'dan yeniden bakmalıyız
Ağrı Dağı'na yıllardır bakıyoruz.
Ama belki de yeterince görmüyoruz.
Her sabah gökyüzüne yükselen o devasa silueti sıradanlaştırmış olabiliriz.
Oysa başka insanlar binlerce kilometre yol gelip onu görmek istiyor.
Başka ülkelerden insanlar bu dağın fotoğrafını çekiyor.
Dağcılar zirvesine ulaşmak için büyük emek harcıyor.
Tarihçiler ve araştırmacılar onun etrafındaki anlatıları inceliyor.
İnanç dünyası Nuh Tufanı'nın hatırasını taşıyor.
Doğa tutkunları vadilerine, buzullarına, kayalıklarına ve yürüyüş rotalarına ilgi duyuyor.
Biz ise bütün bunların ortasında yaşıyoruz.
Belki artık yapmamız gereken, Ağrı Dağı'na yalnızca “bizim dağımız” diye bakmak değil;
“Türkiye'nin dünyaya açılan doğal ve kültürel markalarından biri” olarak bakmaktır.
Ağrı Dağı 5.137 metre !.. O, Iğdır'ın ufkudur.Türkiye'nin zirvesidir.Iğdır ve Sürmeli ovasının hafızasıdır.Ve doğru değerlendirildiğinde, Iğdır'ın geleceğinde önemli bir turizm kapısıdır.
Dağın zirvesine çıkmak herkese nasip olmayabilir.
Ama o zirvenin değerini görmek hepimizin sorumluluğudur.
Biz gerçekten çok büyük bir coğrafyanın üzerinde yaşıyoruz.
Şimdi mesele, o büyüklüğü fark etmek ve gelecek kuşaklara kazandırmaktır.
Ağrı Dağı seyredilmeyi bekleyen bir manzara değil; Türkiye turizmine kazandırılmayı bekleyen büyük bir değerdir

Muhabir: Haber Merkezi