SÖZER AKYILDIRIM
Iğdıt Üniversitesi. Öğretim Görevlisi

Bazı şehirler vardır, güzelliğini anlatmak için kelimeler yetmez. Onları anlamak için yollarına düşmek, dağlarına tırmanmak, köylerinden geçmek, toprağına dokunmak gerekir. Iğdır da işte böyle bir şehirdir. Her mevsiminde başka bir renge bürünen, her köşesinde ayrı bir hikâye saklayan, geçmişle geleceği aynı ufukta buluşturan bir Anadolu şiiridir.


Sonbahar, Iğdır’a bir ressamın fırçasından çıkmışçasına dokunuyor bu günlerde. Sararan yapraklar, bağlar, bahçeler, meyve ağaçları ve ovaya yayılan renk cümbüşü… İnsan nereye baksa bir kartpostal güzelliğiyle karşılaşıyor. Doğa, sanki bütün renklerini Iğdır için saklamış; sarıyı, yeşili, kızılı ve toprağın sıcak tonlarını aynı tabloda buluşturmuş.

AKUD EKİBİNDEN DOĞADA KEYİFLİ BİSİKLET TURU: HAKMEHMET ROTASINDA 30 KİLOMETRE PEDAL ÇEVİRDİLER
AKUD EKİBİNDEN DOĞADA KEYİFLİ BİSİKLET TURU: HAKMEHMET ROTASINDA 30 KİLOMETRE PEDAL ÇEVİRDİLER
İçeriği Görüntüle


Dün, Iğdır Dağcılık ve Bisiklet Kulübü (IDABİS) Başkanı Özer Gonca ve Ahmet Önal beylerle birlikte böyle bir güzelliğin izini sürdük. Yolumuz, Güngörmez köyünün sarp kayalıkları üzerinde görkemini koruyan Köroğlu Kalesi’ne uzanıyordu. Fakat bu yolculuk, yalnızca bir kaleye ulaşmak için çıkılmış bir yürüyüş değildi. Her adımda Iğdır’ın doğasını, insanını, tarihini ve sahip olduğu büyük turizm potansiyelini yeniden keşfediyorduk.
Aramızda her yaştan 23 kişi vardı. Grubun yaklaşık yarısını, 19-20 yaşlarındaki Iğdır Üniversitesi öğrencileri oluşturuyordu. Iğdır Yeşilay Derneği başkanının da katıldığı bu yolculukta gençlerin heyecanı, doğayla kurdukları bağ ve tarihî mirasa gösterdikleri ilgi insana umut veriyordu. Çünkü bir şehrin geleceği, yalnızca sahip olduğu zenginliklerle değil, o zenginlikleri tanıyan, koruyan ve gelecek kuşaklara aktarmak isteyen gençleriyle de şekillenir.

F24C59A0 D274 45E2 Abbd 767B51A17672
BİR OVANIN ORTASINDA, DAĞLARIN KUCAĞINDA
Iğdır Ovası’nı özel kılan, yalnızca bereketli toprakları değildir. Bu ovaya bakarken insan, coğrafyanın ne büyük bir sanat eseri olduğunu daha iyi anlıyor. Bir yanda Büyük ve Küçük Ağrı dağlarının görkemli silueti, diğer yanda Alagöz Dağları’nın ufka uzanan heybeti…
Dağlar, ovayı iki yandan kuşatan sessiz muhafızlar gibi yükseliyor. Aralarında uzanan topraklarda ise hayat bütün canlılığıyla sürüyor. Bahçeler, tarlalar, köyler ve yollar, bu büyük tablonun ayrılmaz parçaları hâline geliyor.


Ağrı Dağı’nın heybetiyle Alagöz Dağları’nın silueti arasında uzanan Iğdır, yalnızca bakılan değil, içinde yaşanılan bir güzellik sunuyor. Burada doğa, insana kendisini seyretmenin ötesinde, onunla bütünleşmeyi öğretiyor.
Yol boyunca dağ köylerinden geçtik. Bakımlı evler, çatılı yapılar, traktörler, büyükbaş hayvan sürüleri ve otlayan koyunlar, kırsal yaşamın bütün renklerini gözler önüne seriyordu. Köylerde çöplerin toplanması amacıyla yerleştirilen konteynerler, tarım alanlarında suyun düzenli kullanılmasına yönelik yapılar ve taşkın riskini azaltmak için oluşturulan kanallar da dikkatimizi çekti.


Bütün bunlar, Iğdır’ın yalnızca doğal güzelliklerden ibaret olmadığını; tarımın, hayvancılığın ve kırsal yaşamın birbirini tamamladığı canlı bir coğrafya olduğunu gösteriyordu.


Bir tarafta üretimin sessiz emeği, diğer tarafta dağların ihtişamı… Bir tarafta toprağa düşen alın teri, diğer tarafta binlerce yılın izlerini taşıyan kayalıklar… Iğdır’ın asıl zenginliği, işte bu farklı güzellikleri aynı coğrafyada bir araya getirebilmesinde yatıyor.

00F8D91A 9D16 4F13 929D 735E5B5D627B
KERVANSARAY’DAN KÖROĞLU KALESİ’NE TARİHİN İZİNDE
Güngörmez köyüne doğru yolculuğumuzda ilk durağımız, Kervansaray köyündeki tarihî kervansaray oldu.
Bir zamanlar kervanların geçtiği, yolcuların dinlendiği, ticaretin ve yolculukların hayatın ayrılmaz bir parçası olduğu dönemleri düşündüm. Bugün sessizliğe bürünmüş taş duvarlar, geçmişin ayak seslerini hâlâ saklıyor gibiydi. Belki de yüzyıllar önce aynı taşların önünden geçen insanlar da bizim gibi gökyüzüne bakıyor, yolun devamında kendilerini nelerin beklediğini merak ediyorlardı.


Tarihî yapılar, yalnızca taşlardan ve duvarlardan ibaret değildir. Onlar, geçmişte yaşayan insanların hayatlarına açılan kapılardır. Her biri bize ticaret yollarını, yolculukları, kültürler arasındaki ilişkileri ve bu toprakların biriktirdiği hatıraları anlatır.


Kervansaray ziyaretimizin ardından yaklaşık dört kilometre daha yol alarak Güngörmez köyüne ulaştık. Asıl yürüyüşümüz burada başladı.
Gökyüzü masmaviydi. Sonbaharın serinliği yüzümüze dokunuyor, Ağrı Dağı’nın uzantısı olan tepeler ve kayalık yamaçlar bizi yukarıya çağırıyordu. Yürüyüş boyunca karşılaştığımız kınalı keklik sürüleri ise doğanın bize sunduğu en güzel armağanlardan biriydi. Kayalıkların arasında bir görünüp bir kaybolan keklikler, sanki bu coğrafyanın kadim sahipleri gibi özgürce dolaşıyordu.


Her adımda manzara biraz daha genişliyor, ova ayaklarımızın altında başka bir güzelliğe bürünüyordu. İnsan bazen bir şehri yıllarca yaşadığı hâlde yeterince tanıyamıyor. Oysa birkaç kilometrelik bir yürüyüş, önüne daha önce fark etmediği bambaşka bir dünyanın kapılarını açabiliyor.


Ve nihayet Köroğlu Kalesi…
Kayalıkların zirvesinde, zamana meydan okuyan bir sessizlik içinde yükselen kale, bütün görkemiyle karşımızdaydı. Aşağıda köyler, tarlalar ve uçsuz bucaksız ova; yukarıda mavi gökyüzü ve tarihin suskun tanığı kayalıklar…


O an insanın aklına tek bir soru geliyor: Bu topraklar kaç hikâyeye ev sahipliği yaptı? Kaç insan bu yamaçlardan geçti? Kaç kuşak, bu kalenin bulunduğu kayalıklara bakarak hayatını sürdürdü?


Kalenin geçmişine ilişkin cevaplanmayı bekleyen sorular var. Yapım tarihi, mimari özellikleri ve tarih boyunca üstlendiği işlevler, bilimsel araştırmalarla aydınlatılmayı bekliyor. Fakat bütün bu soruların ötesinde açıkça görülen bir gerçek var: Iğdır, tarihî mirası bakımından çok daha yakından araştırılmayı hak eden bir coğrafya.

1F2090B4 4Dd5 4D65 B283 Ea90Dd5449B9
IĞDIR, KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN BİR AÇIK HAVA MÜZESİ
Köroğlu Kalesi’ni gezerken daha önceki haftalarda Tuzluca’nın Kızıl Tepeleri’nde gerçekleştirdiğimiz yürüyüşü hatırladım. Orada da ovaya hâkim bir konumda yükselen, ihtişamıyla insanı kendisine hayran bırakan bir kale kalıntısıyla karşılaşmıştık.
Melekli beldesinde binlerce yıldır ayakta kalmayı başaran tarihî kalıntılar, Güngörmez’deki Köroğlu Kalesi, Tuzluca’nın sarp tepelerindeki yapılar ve Karakale…


Her biri ayrı bir hikâye, her biri ayrı bir araştırma konusu.
Bu yapıların tümünün geçmişi ve tarihî kimliği henüz yeterince aydınlatılmış değil. Bu nedenle onları yalnızca uzaktan seyretmekle yetinmemeli; bilimsel yöntemlerle araştırmalı, belgelemeli, korumalı ve gelecek kuşaklara aktarmalıyız.


Iğdır’ın dağlarında ve kayalıklarında saklı duran tarihî yapıların envanteri çıkarılmalı. Üniversitelerimiz, tarihçilerimiz, arkeologlarımız, sanat tarihçilerimiz ve ilgili kamu kurumlarımız bu konuda ortak çalışmalar yürütmeli. Araştırmaların sonuçları bilim dünyasıyla paylaşılmalı; uygun görülen alanlar koruma ilkeleri gözetilerek turizme kazandırılmalı.


Çünkü tarihî miras, yalnızca geçmişten kalan bir hatıra değildir. Aynı zamanda bir şehrin kimliği, kültürel hafızası ve geleceğe uzanan köprüsüdür.
Iğdır’ın her tepesinde bir kale bulunduğunu söylemek belki mümkün değildir; ancak bugün bildiklerimiz bile bu coğrafyada daha kapsamlı bir tarih araştırmasına ihtiyaç duyulduğunu göstermeye yeterlidir. Kim bilir, sistemli araştırmalar başladığında daha kaç yapı, kaç yerleşim izi ve kaç bilinmeyen hikâye gün yüzüne çıkacaktır?

4F3Fa897 A370 4B4F 85C9 1E777Ae53481
DOĞA SPORLARI, IĞDIR’IN YENİ TURİZM KAPISI OLABİLİR
Dünkü yürüyüş, bana bir gerçeği daha hatırlattı: Iğdır, doğa sporları bakımından büyük bir potansiyele sahip.
Dağ yürüyüşleri, bisiklet rotaları, fotoğrafçılık gezileri, kuş gözlemi ve doğa keşifleri… Bütün bunlar, Iğdır’ın doğal güzelliklerini tanıtmanın ve farklı ziyaretçi gruplarını şehre çekmenin yolları olabilir.


IDABİS gibi gönüllülük temelinde faaliyet gösteren toplulukların düzenlediği geziler, bu açıdan büyük önem taşıyor. İnsanlar doğaya çıktıkça yaşadıkları coğrafyayı daha yakından tanıyor; tarihî yapıları gördükçe geçmişe duydukları merak artıyor; birlikte yürüdükçe dayanışmanın ve ortak hareket etmenin değerini daha iyi anlıyorlar.


Üstelik bu geziler yalnızca yetişkinlere hitap etmiyor. Üniversite öğrencilerinin ve gençlerin katılımı, Iğdır’ın doğal ve tarihî zenginliklerinin yeni kuşaklar tarafından tanınmasına katkı sağlıyor.


Önümüzdeki yıllarda doğa sporlarının Iğdır’da çok daha geniş kitlelere ulaşabileceğine inanıyorum. Bunun için yürüyüş ve bisiklet rotalarının belirlenmesi, güzergâhların güvenlik ve çevre koşulları bakımından değerlendirilmesi, tarihî alanlar hakkında bilgilendirici çalışmalar yapılması ve yerel rehberlik kapasitesinin geliştirilmesi gerekiyor.


Elbette doğayı turizme açmak, onu korumaktan vazgeçmek anlamına gelmemeli. Aksine, gerçek turizm anlayışı doğayı ve tarihî mirası koruyarak tanıtmayı esas almalı.


Doğru planlama yapıldığında Iğdır, yalnızca bir geçiş güzergâhı olmaktan çıkarak insanların özellikle görmek, yürümek, keşfetmek ve yeniden gelmek isteyecekleri bir destinasyona dönüşebilir.


IĞDIR, TÜRKİYE’YE SESLENİYOR
Düşünün…
Bir tarafta Büyük ve Küçük Ağrı dağlarının görkemi, diğer tarafta Alagöz Dağları’nın silueti… Arada uzanan bereketli Iğdır Ovası; kayısı ve elma bahçeleri, sebze ve meyve tarlaları, üretimin hiç durmadığı köyler…


Bir başka tarafta kervansaraylar, kaleler, kayalıkların üzerinde zamana direnen tarihî kalıntılar…
Bütün bunlar aynı şehrin sınırları içinde buluşuyor.


Iğdır, sahip olduğu doğal güzellikleriyle tarımsal zenginliğini, tarihî mirasıyla kültürel birikimini aynı potada birleştirebilecek nadir şehirlerimizden biridir. Ancak bu zenginliğin ülke çapında hak ettiği ilgiyi görebilmesi için tanıtımın ötesine geçen, araştırmaya, korumaya ve sürdürülebilir turizme dayanan bir anlayışa ihtiyaç var.


Yerel yönetimler, üniversiteler, ilgili kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları ve turizm sektörü bu ortak hedef etrafında buluşmalı. Iğdır’ın tarihî yapıları bilimsel olarak incelenmeli; doğal güzellikleri korunmalı; kültür, doğa ve tarım turizmini bir araya getiren projeler geliştirilmelidir.
Çünkü Iğdır’ın anlatacak çok şeyi var. Yeter ki biz onun sesini duyalım, değerlerini tanıyalım ve bu güzellikleri gelecek kuşaklara taşıyacak iradeyi gösterelim.


Dün Köroğlu Kalesi’ne doğru yürürken yalnızca bir zirveye ulaşmadık. Bir şehrin henüz yeterince tanınmamış güzelliklerine biraz daha yaklaştık. Gençlerle birlikte aynı yolda yürümek, aynı manzaraya bakmak ve aynı tarihî mirasın önünde durmak, bana Iğdır’ın geleceği adına umut verdi.
Yolculuğumuz sona erdiğinde aklımda dağların heybeti, kınalı kekliklerin özgürlüğü, kervansarayın sessizliği ve Köroğlu Kalesi’nin görkemi kaldı.


Bir de içimde büyüyen şu düşünce:
Iğdır, yalnızca görülmeyi değil, keşfedilmeyi bekliyor.
Her mevsimi ayrı bir şiir, her dağı ayrı bir hikâye, her kalesi ayrı bir tarih olan bu güzel şehir; bereketli ovasıyla, Ağrı Dağı’yla, meyve bahçeleriyle ve saklı hazineleriyle Türkiye’ye sesleniyor.


“Ben buradayım!” diyor.
“Dağlarımı görün, ovalarımda soluklanın, köylerimde hayatı tanıyın, tarihimin izini sürün. Taşlarımda saklı hikâyeleri araştırın, güzelliklerimi koruyun ve beni gelecek kuşaklara anlatın.”
Bu çağrıya kulak vermek, yalnızca Iğdır’a değil, Anadolu’nun ortak kültürel mirasına karşı da sorumluluğumuzdur.
Çünkü bazı hazineler toprağın altında değil, gözümüzün önündedir. Onları değerli kılmak için bazen başımızı kaldırıp dağlara bakmamız, bazen de bir patikaya düşüp tarihin sessizliğine kulak vermemiz yeterlidir.
Iğdır’ın dağları, ovaları ve kaleleri işte tam da bunu hatırlatıyor bize.
Gelin, Iğdır’ı yalnızca anlatmayalım; onu birlikte keşfedelim.

Muhabir: Recep Polat