2020'de bu sayı 38 bin 464'tü. Dolayısıyla 2020–2025 döneminde 50 yaş ve üzerindeki boşanmalarda yaklaşık yüzde 56'lık artış söz konusu …Gri boşanmaların tamamını iletişimsizlikle açıklayamayız. Ancak bu olgu bize ilişkilerin de bakım istediğini hatırlatıyor.Bir evlilik yalnızca aynı evde bulunmak değildir.Aynı hayatın içinde birbirini görmeye devam edebilmektir !..”

Sözer AKYILDIRIM

Iğdır Üniversitesi, Öğretim Görevlisi

Birbirimizi duymayı mı unuttuk?

Bazı sorular vardır; cevabı kolay değildir.

“Bize ne oldu?” de böyle bir soru.

Hastaneler neden bu kadar kalabalık? İnsanlar neden birbirine bu kadar öfkeli? Trafikte neden birkaç dakikalık gecikme büyük kavgalara dönüşüyor? Sağlık çalışanları neden şiddetin hedefi oluyor? Anne-baba ile çocuk neden birbirini anlamakta zorlanıyor? Eşler neden yıllarca aynı evde yaşadıktan sonra birbirlerine yabancılaşabiliyor? İnsanlar neden kalabalık şehirlerde giderek daha yalnız hissediyor?

Ve belki de bütün bu soruların ortasında daha temel bir soru var:

Biz birbirimizle konuşmayı mı unuttuk?

Bugün iletişim araçlarının tarihte hiç olmadığı kadar çoğaldığı bir çağda yaşıyoruz. Telefonlarımız elimizde, dünyanın öbür ucundaki insanla saniyeler içinde konuşabiliyoruz. Sosyal medya sayesinde yüzlerce, hatta binlerce insanla bağlantı kurabiliyoruz.

Ama garip bir çelişki yaşıyoruz:

İletişim imkânlarımız arttıkça, iletişimimizin kendisi zayıflıyor.

Çünkü iletişim yalnızca konuşmak değildir.

İletişim, karşımızdakini dinlemektir.

Anlamaya çalışmaktır.

Farklı düşündüğümüzde bile karşımızdaki insanın varlığına saygı gösterebilmektir.

Belki de çağımızın en büyük problemi, insanların birbirleriyle konuşamaması değil; birbirini dinlememesidir.

Aynı evde, ayrı dünyalarda

Toplumdaki dönüşümü önce ailede görüyoruz.

Eskiden geniş ailelerin, komşuluk ilişkilerinin ve yüz yüze sohbetlerin daha güçlü olduğu bir sosyal yapı vardı. Elbette geçmiş kusursuz değildi. Geçmişte de aile içi sorunlar, şiddet, anlaşmazlıklar ve boşanmalar vardı. Fakat bugün aile yapısının ve birlikte yaşama biçimlerinin değiştiğini gösteren önemli göstergeler bulunuyor.

TÜİK'in 2025 verilerine göre Türkiye'de tek kişilik hanehalklarının oranı 2014'te yüzde 13,9 iken 2025'te yüzde 20,5'e yükseldi. Geniş ailelerden oluşan hanehalklarının oranı ise aynı dönemde yüzde 16,7'den yüzde 13,5'e geriledi. Tek ebeveyn ve çocuklardan oluşan hanelerin oranı da yüzde 7,6'dan yüzde 11,3'e çıktı.

Bu rakamlar tek başına “aile dağılıyor” anlamına gelmez.

Fakat bize önemli bir değişimi gösterir:

Birlikte yaşama biçimlerimiz değişiyor.

Aynı çatı altında daha az insan yaşıyoruz. Çocuklar daha erken bağımsızlaşıyor. Gençler eğitim ve iş nedeniyle ailelerinden uzaklaşıyor. Yaşlılar daha uzun süre yalnız yaşayabiliyor.

Ve bütün bunların ortasında aile hâlâ insan hayatının en önemli dayanaklarından biri.

TÜİK'in 2025 Yaşam Memnuniyeti Araştırması'nda 18 yaş ve üzerindeki bireylerin yüzde 69'u, kendilerini mutlu eden kişiler arasında “tüm aileyi” gösteriyor.

Demek ki sorun aileyi artık önemsemememiz değil.

Belki sorun, önem verdiğimiz aileyi yaşatacak iletişim dilini giderek kaybetmemizdir.

Bir baba neden oğlunu, bir çocuk neden babasını anlamıyor?

Bugün birçok ailede aynı sahneyi görüyoruz.

Baba:

“Biz senin yaşındayken…”

Çocuk:

“Siz beni anlamıyorsunuz.”

Anne:

“Ben senin iyiliğini düşünüyorum.”

Çocuk:

“Benim ne istediğimi hiç sormuyorsunuz.”

Belki de iki taraf da kendince haklı.

Çünkü kuşaklar değişti.

Çocuklarımızın dünyası bizim çocukluğumuzun dünyası değil. Bizim büyüdüğümüz dönemde bilgi sınırlıydı; bugün bilgi sınırsız. Bizim sosyal çevremiz mahallemizdi; onların sosyal çevresi dünyanın tamamı olabiliyor.

Fakat değişmeyen bir şey var:

İnsan anlaşılmak istiyor.

Çocuk da anlaşılmak istiyor.

Anne de.

Baba da.

Eş de.

Yaşlı da.

Genç de.

İletişim tam burada başlıyor.

“Gri boşanma”: Yıllarca aynı evde yaşayıp birbirini kaybetmek

İletişim sorunlarının aile hayatındaki en dikkat çekici göstergelerinden biri de son yıllarda daha fazla konuşulan “gri boşanma” olgusu.

50 yaş ve üzerindeki bireylerin boşanmalarını ifade etmek için kullanılan bu kavram, Türkiye'de de dikkat çekici bir istatistiksel değişime işaret ediyor.

2025 yılında Türkiye'de toplam 193 bin 793 çift boşandı. 50 yaş ve üzerindeki kadın ve erkeklerin toplam boşanma sayısı ise 60 bin 193 olarak kaydedildi. 2020'de bu sayı 38 bin 464'tü. Dolayısıyla 2020–2025 döneminde 50 yaş ve üzerindeki boşanmalarda yaklaşık yüzde 56'lık artış söz konusu.

Bu tabloyu tek bir nedene bağlamak doğru olmaz.

Ekonomik şartlar, bireysel tercihler, sadakatsizlik, şiddet, farklı yaşam beklentileri, çocukların evden ayrılması ve uzun yıllar içinde biriken sorunlar gibi çok sayıda faktör bir evliliğin sona ermesinde rol oynayabilir.

Fakat üzerinde düşünülmesi gereken başka bir taraf daha var.

İnsanlar bazen aynı evde yaşamaya devam ederken birbirlerinden yıllar önce uzaklaşabiliyor.

Çocuklar büyüyor.

Ev sessizleşiyor.

Günlük sorumluluklar azalıyor.

Ve bir gün karşınızda, yıllardır aynı hayatı paylaştığınız ama belki de uzun zamandır gerçekten konuşmadığınız bir insan bulabiliyorsunuz.

O zaman insan kendisine şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten birlikte mi yaşadık, yoksa sadece hayatın yüklerini mi birlikte taşıdık?

Gri boşanmaların tamamını iletişimsizlikle açıklayamayız. Ancak bu olgu bize ilişkilerin de bakım istediğini hatırlatıyor.

Bir evlilik yalnızca aynı evde bulunmak değildir.

Aynı hayatın içinde birbirini görmeye devam edebilmektir.

Çocuklarımıza ne bırakıyoruz?

Aile, çocuğun ilk iletişim okuludur.

Çocuk anne-babasının birbirine nasıl davrandığını öğrenir.

Öfkeyi de öğrenir.

Susmayı da.

Özür dilemeyi de.

Saygıyı da.

Küçümsemeyi de.

Bağırmayı da.

Dinlemeyi de.

Bu nedenle eğitim yalnızca öğretmenin sorumluluğu değildir.

Okul çocuğa bilgi verir.

Ama aile ona davranış biçimi kazandırır.

Çocuğa matematiği öğretmek kadar, öfkesini kontrol etmeyi; sınav başarısı kadar, başkasının hakkına saygı göstermeyi; yabancı dil kadar, kendi ailesiyle konuşabilmeyi öğretmek de önemlidir.

Çünkü diploma insanı bilgili yapabilir.

Fakat insanı iyi bir insan yapan yalnızca diploma değildir.

Hastanelerde neden birbirimize tahammül edemiyoruz?

Aynı iletişim sorununun başka bir yüzünü sağlık hizmetlerinde görüyoruz.

Hastaneler kalabalık.

Acil servisler yoğun.

Hasta beklentisi yüksek.

Sağlık çalışanlarının üzerindeki yük ağır.

Bir tarafta “Ben saatlerdir bekliyorum.” diyen hasta var.

Diğer tarafta “Ben de elimden geleni yapıyorum.” diyen sağlık çalışanı.

İki taraf da kendisini haklı hissedebiliyor.

Fakat araya iletişimsizlik girdiğinde hak arama duygusu öfkeye, öfke de bazen şiddete dönüşebiliyor.

OECD'nin 2025 Türkiye değerlendirmesine göre nüfusun yüzde 99'u temel sağlık hizmetleri kapsamındayken, yaşadığı yerde kaliteli sağlık hizmetlerinin bulunabilirliğinden memnun olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 41'de kalıyor; OECD ortalaması yüzde 64.

Bu rakam bize sağlık sisteminin yalnızca hastane ve doktor sayısından ibaret olmadığını gösteriyor.

İnsanlar sağlık hizmetinde ilgi, açıklama, zaman, güven ve anlaşılma da bekliyor.

Sağlık çalışanı da insan.

Hasta da insan.

Ve iki taraf birbirini insan olarak gördüğü sürece iletişim mümkündür.

Trafik: Toplumun küçük aynası

Trafikte de aynı tabloyu görüyoruz.

Bir araç önümüze geçiyor.

Korna çalıyoruz.

Bir başkası yavaş gidiyor.

Sinirleniyoruz.

Bir hata yapılıyor.

Sanki bütün hayatımıza yapılmış bir saldırı gibi tepki veriyoruz.

Oysa 2025 yılında Türkiye'de 1 milyon 549 bin 574 trafik kazası meydana geldi. Bunların 288 bin 321'i ölümlü veya yaralanmalı kazalardı. Aynı yıl 6 bin 35 kişi hayatını kaybetti, 403 bin 937 kişi yaralandı.

Trafik yalnızca trafik değildir.

Bir bakıma toplumun küçük bir aynasıdır.

Sabırsızlığımızı gösterir.

Kurallara bakışımızı gösterir.

Öfkemizi gösterir.

Birbirimize ne kadar tahammül edebildiğimizi gösterir.

Belki de direksiyon başında kaybettiğimiz şey yalnızca sabır değildir.

Birbirimize duyduğumuz saygıdır.

Tüketiyoruz ama yetinmiyoruz

Bütün bunların arkasında yalnızca ekonomik sorunları aramak da doğru değil.

Ekonomi elbette insan davranışlarını etkiler. Hayat pahalılığı, işsizlik, gelir dağılımı ve gelecek kaygısı aile ilişkilerinden ruh hâline kadar pek çok alanı etkileyebilir.

Ama her şeyi ekonomiyle açıklamak da kolaycılıktır.

Çünkü başka bir dönüşüm daha yaşıyoruz:

Tüketim kültürü.

Eskiden “Nasıl yaşıyorum?” sorusu daha önemliydi.

Bugün bazen “Nasıl görünüyorum?” sorusu öne çıkıyor.

Hangi telefonu kullanıyorum?

Hangi arabaya biniyorum?

Nerede tatil yapıyorum?

Hangi restoranda yemek yiyorum?

Ne giyiyorum?

Sosyal medyada nasıl görünüyorum?

Sanki insanın değeri, sahip olduklarıyla ölçülüyor.

Oysa insanın sahip olduğu eşya çoğaldıkça insanın iç dünyasının da zenginleşeceğinin hiçbir garantisi yok.

TÜİK'in 2025 Hanehalkı Tüketim Harcaması verileri, hane bütçesinde konut ve kiranın yüzde 29,3, ulaştırmanın yüzde 20,5, gıda ve alkolsüz içeceklerin yüzde 17,3 pay aldığını gösteriyor.

Rakamlar bize tüketim alışkanlıklarımızdaki değişimi gösteriyor.

Fakat asıl soru şu:

Daha çok şeye sahip olurken daha çok mutlu oluyor muyuz?

Yoksa sahip olduklarımız arttıkça kaybetme korkumuz da mı büyüyor?

Köyden şehre geldik ama şehir kültürünü ne kadar taşıdık?

Türkiye büyük bir şehirleşme yaşadı.

Köylerden kentlere geldik.

Apartmanlarda yaşamaya başladık.

Sokaklarımız büyüdü.

Binalarımız yükseldi.

Arabalarımız çoğaldı.

Fakat şehirleşmek başka, kent kültürü edinmek başka.

Apartmanda yaşamak şehirleşmedir.

Komşuyu rahatsız etmemek kent kültürüdür.

Üniversite bitirmek eğitimdir.

Farklı düşünene saygı göstermek kültürdür.

Çok para kazanmak ekonomik başarıdır.

İhtiyacı olanı gözetmek ise toplumsal sorumluluktur.

Köyden şehre geldik.

Ama bazen köyün dayanışmasını kaybettik, şehrin bireyselliğini aldık.

İki dünyanın arasında kaldık.

Belki de bugün yaşadığımız bazı iletişim sorunlarının köklerinden biri burada.

Yalnızlık artık yalnız kalmak değil

TÜİK'in verileri bize yalnız yaşayanların oranının yükseldiğini gösteriyor.

Ama yalnızlık sadece tek başına yaşamak değildir.

İnsan kalabalıkların ortasında da yalnız olabilir.

Bir insanın binlerce sosyal medya takipçisi olabilir.

Ama derdini anlatabileceği bir kişi bulamayabilir.

Aynı evde beş kişi yaşayabilir.

Fakat hiçbiri birbirini gerçekten dinlemiyor olabilir.

Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı budur:

Etrafımızda insanların bulunmaması değil, kendimizi anlatabileceğimiz bir insan bulamamaktır.

Peki gerçekten geçmiş daha mı güzeldi?

Bu soruya da dikkatli cevap vermek gerekir.

Geçmişte herkes birbirini seviyor değildi.

Geçmişte aile içi şiddet yok değildi.

Boşanmalar yok değildi.

Toplumsal baskılar da vardı.

Kadınların ve çocukların bazı sorunları bugün olduğundan daha görünmezdi.

Dolayısıyla geçmişi romantikleştirmek doğru değildir.

Fakat geçmişten alabileceğimiz bazı değerler vardır:

Komşuluk.

Vefa.

Sofrayı paylaşmak.

Büyüklerin hâlini sormak.

Hastaya gitmek.

Cenazeye katılmak.

Bayramda kapı çalmak.

Bir çocuğun başını okşamak.

Bunlar yalnızca nostalji değildir.

Bunlar toplumsal bağların görünür biçimleridir.

Her şeyi siyasete bağlayarak kendimizi aklayabilir miyiz?

Bugün toplumsal hayatın neredeyse her meselesini siyasi tartışmanın içine çekiyoruz.

Ekonomiyi siyasete bağlıyoruz.

İl Başkanı Ayaz’dan Çevre Müdürü Bektaş’a Hayırlı Olsun Ziyareti
İl Başkanı Ayaz’dan Çevre Müdürü Bektaş’a Hayırlı Olsun Ziyareti
İçeriği Görüntüle

Eğitimi siyasete bağlıyoruz.

Sağlığı siyasete bağlıyoruz.

Aile sorunlarını siyasete bağlıyoruz.

Trafikteki öfkemizi bile siyasetin kavgasıyla açıklamaya çalışıyoruz.

Elbette kamu politikalarının toplum üzerindeki etkisi vardır.

Ama insanın kendi davranışının sorumluluğunu tamamen başkasına yüklemesi de çözüm değildir.

Çocuğumu dinlemiyorsam bunun bütün sorumluluğunu devlete veremem.

Eşime saygısız davranıyorsam bunu yalnızca ekonomiye bağlayamam.

Trafikte öfkeleniyorsam bunun tamamını başka bir toplumsal gruba yükleyemem.

Komşuma selam vermiyorsam bunun sorumluluğunu yalnızca şehirleşmeye atamam.

Bir toplumun dönüşümünü anlamak kadar, kendi payımızı görmek de önemlidir.

Bize ne oldu?

Belki de bize olan şey bir gecede olmadı.

Yavaş yavaş oldu.

Köyden şehre geldik.

Evlerimizi büyüttük.

Arabalarımızı yeniledik.

Telefonlarımızı akıllandırdık.

Çocuklarımızı üniversitelere gönderdik.

Dünyayla iletişim kuracak teknolojilere sahip olduk.

Ama bütün bunların ortasında birbirimizle konuşmayı unuttuysak...

Bize ne oldu?

Belki de cevap başkasında değil.

Biraz kendimizde.

Çünkü en büyük yoksulluğumuz para değil, birbirimize ayıracak zamanımızın azalması olabilir.

En büyük cehaletimiz diploma eksikliği değil, birbirimizi dinleme becerimizin eksikliği olabilir.

En büyük yalnızlığımız etrafımızda insan bulunmaması değil, kendimizi anlatabileceğimiz bir insan bulamamamız olabilir.

Ve belki de en büyük toplumsal sorunlarımızdan biri, birbirimizi karşımızdaki insan olarak değil, çoğu zaman bir tarafın temsilcisi olarak görmeye başlamamızdır.

Oysa karşımızdaki insan;

bizim gibi korkuyor,

bizim gibi seviniyor,

bizim gibi üzülüyor,

bizim gibi anlaşılmak istiyor.

Belki de önce bunu hatırlamamız gerekiyor.

Çünkü iletişim, aynı düşünmek değildir.

İletişim, farklı düşünsek bile birbirimizi dinleyebilmektir.

Bir baba oğluna,

“Anlat, seni dinliyorum.”

diyebildiğinde;

bir eş diğerine,

“Sen ne hissediyorsun?”

diye sorabildiğinde;

bir doktor hastasına,

“Sizi anlıyorum.”

diyebildiğinde;

bir hasta sağlık çalışanına,

“Kolay gelsin.”

diyebildiğinde;

bir sürücü diğerine,

“Olabilir, herkes hata yapabilir.”

diyebildiğinde...

belki de bir şeyler değişmeye başlayacaktır.

Çünkü toplumsal iyileşme her zaman büyük sözlerle başlamaz.

Bazen bir evin içinde başlar.

Bir sofrada.

Bir telefon görüşmesinde.

Bir özürde.

Bir “nasılsın?” sorusunda.

Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken soru sadece:

“Bize ne oldu?”

değildir.

Asıl soru şudur:

“Biz birbirimizi yeniden nasıl duyabiliriz?”

Belki cevap çok uzakta değildir.

Birbirimize yeniden bakmakta.

Birbirimizi yeniden dinlemekte.

Birbirimizi yeniden anlamaya çalışmakta.

Çünkü insan, en çok anlaşıldığı yerde iyileşir.

Ve belki de bütün mesele, yeniden birbirimize “Seni dinliyorum” diyebilmekte.

Muhabir: Haber Merkezi