Sözer AKYILDIRIM
Iğdır Üniversitesi, Öğretim Görevlisi
“Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.”
Bu dizeler, bizi yalnızca bir komutanın hikâyesine değil, bir milletin yeniden ayağa kalkışına götürür. Çünkü o günlerde yaşananlar, bir insanın cesaretinden çok daha fazlasıydı. Bu, yurdunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir halkın, bütün imkânsızlıklara rağmen kendi kaderine sahip çıkma mücadelesiydi.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Anadolu yorgundu. Yıllarca süren savaşlar nice genci hayattan koparmış, nice aileyi evlatsız ve babasız bırakmıştı. Köylerde yoksulluk, şehirlerde belirsizlik vardı. Ulaşım imkânları sınırlı, sağlık hizmetleri yetersizdi. Verem, sıtma ve trahom gibi hastalıklar insanların hayatını tehdit ediyor; eğitim ve üretim alanlarında aşılması gereken büyük güçlükler bulunuyordu.
İşte böylesine ağır şartlarda bir millet yeniden ayağa kalktı.
Biz bu büyük yürüyüşe, Cumhuriyet Masalı diyoruz. Fakat bu, hayalî kahramanların yaşadığı bir masal değildir. Her satırı gerçek acılarla, fedakârlıklarla, mücadelelerle ve zaferlerle yazılmış; yokluk içinden doğan tarihî bir mucizedir.
Bir imparatorluğun ardından doğan umut
30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinin ardından yeni bir dönemi başlattı. Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde işgaller başladı. Millet, yalnızca topraklarını değil, bağımsız yaşama hakkını da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Ancak Anadolu insanının hafızasında bağımsızlık düşüncesi hâlâ canlıydı.
19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışı, bu düşüncenin örgütlü bir millî mücadeleye dönüşmesinde önemli bir dönüm noktası oldu. Amasya Genelgesi ile mücadelenin amacı ve yöntemi ortaya konuldu. Erzurum ve Sivas kongrelerinde millî irade anlayışı güç kazandı. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin Ankara’da açılmasıyla milletin kendi geleceğini belirleme iradesi yeni bir kurumsal zemine kavuştu.
Artık mücadele yalnızca işgallere karşı yürütülen bir savaş değildi. Aynı zamanda millet egemenliğine dayalı yeni bir devletin temellerini atma mücadelesiydi.
Anadolu’nun dört bir yanında insanlar imkânlarını seferber ediyordu. Kimi evladını cepheye gönderiyor, kimi cephe gerisinde çalışıyor, kimi kağnısıyla cephane taşıyordu. Kadınlar, yaşlılar ve gençler, bağımsızlık mücadelesinin ayrılmaz parçaları hâline geliyordu.
Bu destanın asıl kahramanı, bütün farklılıklarına rağmen ortak bir amaç etrafında birleşebilen Türk milletiydi.

İstiklâl Marşı: Bağımsızlığın sesi
Millî Mücadele’nin en anlamlı simgelerinden biri de İstiklâl Marşı’dır.
Mehmet Âkif Ersoy’un kaleme aldığı İstiklâl Marşı, 12 Mart 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildi. Savaşın bütün ağırlığıyla sürdüğü bir dönemde yazılan bu marş, milletin bağımsızlık iradesini ve hür yaşama kararlılığını dile getiriyordu.
Bir tarafta cephede hayatını ortaya koyan askerler, diğer tarafta yoksullukla mücadele eden bir halk vardı. Fakat bütün bu zorlukların ortasında bağımsızlığın anlamını anlatan bir eser doğmuştu.
İstiklâl Marşı, yalnızca bir şiir değil; ortak hafızamızın, bağımsızlık idealimizin ve millet olma bilincimizin güçlü bir simgesiydi.
Bugün de bize özgürlüğün kendiliğinden kazanılmadığını, fedakârlıkla elde edildiğini ve sorumlulukla korunması gerektiğini hatırlatıyor.
İnönü’den Sakarya’ya: Direnişin büyüyen sesi
Millî Mücadele’nin kaderi, cephelerde verilen zorlu savaşlarla şekillendi. Birinci İnönü Muharebesi 6–10 Ocak 1921, İkinci İnönü Muharebesi ise 23 Mart–1 Nisan 1921 tarihleri arasında gerçekleşti. Bu mücadeleler, düzenli ordunun güçlenmesine ve Ankara’daki millî iradenin pekişmesine katkı sağladı.
Ancak savaş henüz kazanılmamıştı.
Kütahya-Eskişehir Muharebelerinin ardından Türk ordusu Sakarya Nehri’nin doğusuna çekildi. Ülkenin geleceği bakımından son derece kritik günler yaşanıyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığı üstlenmesiyle birlikte ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için Tekâlif-i Milliye emirleri yayımlandı. Halktan yiyecek, giyecek, taşıt ve çeşitli malzemeler sağlanması istendi.
Bu emirler, savaşın yalnızca askerlerin omuzlarında taşınmadığını gösteriyordu. Milletin elindeki son imkânlar bile bağımsızlık uğruna seferber ediliyordu.
23 Ağustos–13 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Meydan Muharebesi, Millî Mücadele’nin dönüm noktalarından biri oldu. Mustafa Kemal Paşa’nın şu sözü, savunmanın yalnızca bir çizgiye bağlı olmadığını, bütün vatanın korunması gerektiğini anlatıyordu:
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.”
Sakarya’da kazanılan zafer, milletin bağımsızlık inancını daha da güçlendirdi. Fakat bu zaferin arkasında büyük bir yorgunluk, ağır kayıplar ve bitmek bilmeyen bir fedakârlık vardı.
Cumhuriyet’e giden yol, işte böyle zorlu mücadelelerin içinden geçiyordu.
Büyük Taarruz: Zaferin yolu
26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, Millî Mücadele’nin askerî safhasındaki en önemli harekâtlardan biri oldu. 30 Ağustos’ta kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi, savaşın seyrini belirledi.
Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Eylül’de verdiği “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emriyle Türk ordusunun ilerleyişi sürdü. 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşuyla Batı Anadolu’daki işgalin sona erdirilmesinde belirleyici bir aşamaya ulaşıldı.
Bu zaferler, yalnızca askerî başarılar değildi. Yıllardır süren savaşların ardından bağımsızlık umudunu ayakta tutan bir milletin, kendi geleceğini belirleme iradesinin zaferiydi.
11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi imzalandı. Ardından diplomatik mücadele başladı. 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması, yeni Türk devletinin uluslararası alandaki konumunun belirlenmesinde tarihî bir dönüm noktası oldu.
Ve 29 Ekim 1923…
Türkiye Büyük Millet Meclisinde Cumhuriyet ilan edildi.
Bir millet, büyük bedeller ödeyerek kazandığı bağımsızlığı, millet egemenliğine dayanan yeni bir yönetim biçimiyle taçlandırıyordu. Cumhuriyet, savaş meydanlarında kazanılan zaferlerin ardından yeni bir devlet kurma iradesinin ifadesiydi.
Asıl mucize, savaştan sonra başladı
Bir ülkeyi savaş meydanlarında savunmak büyük bir kahramanlıktır. Ancak savaşın ardından o ülkeyi yeniden kurmak, insanlarını iyileştirmek, çocuklarını eğitmek, üretimi artırmak ve geleceğe hazırlamak da en az onun kadar büyük bir sorumluluktur.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Anadolu’nun karşı karşıya olduğu meseleler ağırdı. Uzun savaşların ardından nüfus azalmış, üretim gücü zayıflamış, ulaşım ve sağlık hizmetleri yetersiz kalmıştı. Birçok yerde eğitim imkânları sınırlıydı. Hastalıklar, yoksulluk ve ekonomik güçlükler, toplumun gelişmesinin önündeki önemli engellerdi.
Cumhuriyet’in önündeki görev, yalnızca yeni kurumlar kurmak değildi. Aynı zamanda insanlara umut vermek, çocukların geleceğini güvence altına almak, üretimi canlandırmak ve ülkenin imkânlarını geliştirmekti.
Atatürk’ün önderliğinde eğitimden sağlığa, ulaşımdan sanayiye kadar birçok alanda adımlar atıldı.
Demir yolları genişletildi; bölgeler arasındaki ulaşımı güçlendirmek, ürünleri pazarlara ulaştırmak ve ekonomik hayatı canlandırmak hedeflendi. Sanayileşme yönünde girişimlerde bulunuldu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan fabrikalar, üretim kapasitesini artırma ve ekonomik bağımsızlığı güçlendirme arayışının önemli parçaları oldu.
1930 tarihli Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, halk sağlığı alanında kurumsal bir çerçeve oluşturulmasına katkı sağladı. Eğitim alanında yapılan yenilikler ise okuryazarlığı artırmayı, bilimi yaygınlaştırmayı ve yeni nesilleri çağın ihtiyaçlarına göre yetiştirmeyi amaçlıyordu.
Elbette bütün sorunlar bir anda çözülmedi. Ülkenin kaynakları sınırlıydı; yapılması gereken işler çok, imkânlar ise kısıtlıydı. Fakat yön belliydi: Üreten, öğrenen, sağlığını koruyan, aklın ve bilimin rehberliğinde ilerleyen bir toplum oluşturmak.
Atatürk’ün liderliğinin büyüklüğü, yalnızca Millî Mücadele’ye önderlik etmesinde değil, kazanılan bağımsızlığın kalıcı bir devlet ve çağdaş bir toplum anlayışıyla güçlendirilmesine verdiği önemde de görülür.
Çünkü bir milletin gerçek yükselişi, yalnızca savaş kazanmasıyla değil, insanının hayatını iyileştirmesiyle ölçülür.
Cumhuriyet’in ışığında yükselen Türkiye
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki dönüşümü değerlendirirken dönemin şartlarını unutmamak gerekir. Bugün sıradan kabul ettiğimiz pek çok imkân, o yıllarda ülkenin geniş kesimleri için ulaşılması güç hedeflerdi.
Bir çocuğun okula gidebilmesi, bir hastanın sağlık hizmetine ulaşabilmesi, bir köyün demir yolu veya kara yolu bağlantısıyla ekonomik hayata katılması, bir fabrikanın üretime başlaması; hepsi ülkenin geleceğine yapılan yatırımlardı.
Bu değişim, yalnızca binalar ve yollar inşa etmekten ibaret değildi. Aynı zamanda insanın değerini yükseltme, toplumsal hayatı geliştirme ve gelecek kuşaklara yeni imkânlar sunma çabasıydı.
Cumhuriyet’in en önemli kazanımlarından biri de millet egemenliği ilkesidir. İnsanların kendi ülkelerinin geleceğinde söz sahibi olması, ortak sorumluluk bilinciyle hareket etmesi ve devlet hayatının yurttaşlık anlayışı üzerine kurulması, Cumhuriyet’in temel değerleri arasında yer alır.
Atatürk’ün bilim ve akla verdiği önem, eğitim ve kalkınma hedefleriyle birlikte düşünüldüğünde Cumhuriyet’in yalnızca geçmişte kazanılmış bir zafer olmadığı daha iyi anlaşılır. Cumhuriyet, aynı zamanda geleceği akılla, bilgiyle, üretimle ve ortak sorumlulukla kurma iradesidir.
Cumhuriyet, geçmişten geleceğe uzanan emanettir
Bugün Cumhuriyetimizin 103. yılını kutlarken , zaferlerin hangi şartlarda kazanıldığını, hangi fedakârlıklarla mümkün olduğunu da hatırlamalıyız.
Cephede mücadele eden askerlerimizi, cephe gerisinde üretmeye devam eden kadınlarımızı, kağnılarla cephane taşıyan analarımızı, evladını vatan uğruna uğurlayan babalarımızı ve bağımsızlık umudunu yaşatan bütün insanlarımızı unutmamalıyız.
Cumhuriyet, onların emeği ve fedakârlığıyla büyüyen ortak bir emanettir.
Bu emaneti korumak, yalnızca törenlere katılmak ve geçmişi anmakla sınırlı değildir. Eğitimde niteliği yükseltmek, bilimi ve aklı rehber edinmek, üretmek, adaleti güçlendirmek, farklı düşüncelere saygı duymak ve çocuklarımıza daha güvenli bir gelecek bırakmak da Cumhuriyet’e sahip çıkmanın yollarıdır.
Bugünün Türkiye’sinin çözmesi gereken sorunları, aşması gereken eşitsizlikleri ve geliştirmesi gereken alanları vardır. Cumhuriyet’in ruhu, bu gerçekleri görmezden gelmekte değil; onlarla cesaretle yüzleşerek daha iyisini yapmakta saklıdır.
Çünkü Cumhuriyet, tamamlanmış bir hikâyeden çok, her neslin yeniden sorumluluk aldığı uzun bir yolculuktur.
Yokluktan doğan Türk mucizesi
Bir zamanlar savaşların yıprattığı, ulaşım imkânları sınırlı, hastalıklarla ve yoksullukla mücadele eden Anadolu’da bağımsız bir devlet kuruldu. Bu devlet, millet egemenliğini esas alan Cumhuriyet’le yeni bir döneme girdi.
İşte bu yüzden Cumhuriyet’in hikâyesi bize hâlâ olağanüstü gelir. Fakat bu hikâyenin asıl gücü, masallardaki sihirde değil; gerçek insanların cesaretinde, fedakârlığında, aklında ve ortak iradesindedir.
Nâzım Hikmet’in dizelerinde canlanan o çakmak çakmak gözler, bize Millî Mücadele’nin kararlılığını ve bağımsızlık idealini hatırlatır. O mücadelenin ardından kurulan Cumhuriyet ise bu idealin gelecek kuşaklara bırakılan en büyük miraslarından biridir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, aziz şehitlerimizi, gazilerimizi ve bu büyük yürüyüşe emek veren bütün insanlarımızı saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz.
Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun.
Çünkü bu, yalnızca geçmişte yazılmış bir zafer destanı değildir. Bu, her yeni kuşağın emekle, bilgiyle, vicdanla ve sorumlulukla sürdürmesi gereken bir gelecek hikâyesidir.
Ve o hikâyenin adı Cumhuriyet’tir.




