Sözer AKYILDIRIM
Iğdır Üniversitesi, Öğretim Görevlisi
“gözgüye baktım özüm görmeğe /seni göresim geldi
Gözgüye baktım camdan aşıp/sana gelesim geldi!..Bülent Ecevit”

Bazı bağlar vardır; zaman eskitemez, mesafeler uzaklaştıramaz, sınırlar aşındıramaz. Çünkü bu bağların harcı yalnızca aynı coğrafyayı paylaşmak değil; ortak bir tarihten, benzer duygulardan, aynı ezgilerde buluşan hatıralardan ve birbirinin sevincini kendi sevinci bilen gönüllerden oluşur.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik de böyledir.
Aras’ın iki yakasında birbirine seslenen insanlar, aynı türkünün içinde kendi hikâyesini bulan gönüller, bir kelimede çocukluğunu, bir ezgide annesinin sesini, bir bayram geleneğinde aile sıcaklığını hatırlayan iki halk… Bu yakınlık, yalnızca diplomatik belgelerin satırlarında değil, hayatın içindeki en sade ve en samimi anlarda da kendisini gösterir.
Iğdır’dan Nahçıvan’a uzanan yollara baktığımızda, bu kardeşliğin coğrafyadaki izlerini de görürüz. Aras akar; mevsimler değişir, kuşaklar yenilenir, dünya başka yönlere savrulur. Fakat nehrin iki yakasında yaşayan insanların hafızasında, birbirine duyulan yakınlık varlığını korur.
Altaylardan Şuşa’ya uzanan bu gönül yolu, geçmişten geleceğe taşınan büyük bir mirastır. Bu mirasın içinde tarih vardır, kültür vardır, diplomasi vardır; en önemlisi de insanı insana yaklaştıran vefa vardır.
Türkiye ile Azerbaycan’ın hikâyesi, işte bu vefanın hikâyesidir.

Aynı kökün dalları, aynı göğün altında iki devlet
Türk dünyasının geniş coğrafyasında farklı devletler, farklı tarihî tecrübeler ve farklı lehçeler bulunur. Ancak ortak kültürel miras; dilde, edebiyatta, musikide, geleneklerde ve gündelik hayatın ayrıntılarında kendisini hissettirir.
Türkiye Türkçesiyle Azerbaycan Türkçesi arasındaki yakınlık, yalnızca kelimelerin benzerliğinden ibaret değildir. Birbirini anlayabilmenin, bir türkünün duygusunu paylaşabilmenin, aynı atasözünde hayat tecrübesi bulabilmenin de ifadesidir.
Bir Azerbaycan türküsü Türkiye’de yankılandığında, bir Anadolu ezgisi Bakü’de dinlendiğinde, iki halk arasında kelimelerden daha geniş bir köprü kurulur. Çünkü müzik, insanın kalbine ulaşmak için tercüme beklemez.

Altaylar, ortak Türk tarihinin geniş coğrafyasını ve kültürel hafızasını çağrıştıran sembolik bir başlangıç noktasıdır. Şuşa ise bu hafızanın günümüzdeki güçlü duraklarından biridir. Bu iki isim arasında uzanan yol, yalnızca geçmişin hatıralarını değil, geleceğe yönelik ortak sorumlulukları da taşır.
“Tek millet, iki devlet” sözü, bu yakınlığı anlatan en güçlü ifadelerden biri hâline gelmiştir. Ancak bu sözün gerçek anlamı, iki ayrı devletin egemenliğine ve kurumsal varlığına saygı duyarken halklar arasındaki tarihî, kültürel ve insani bağları yaşatabilmektir.
Kardeşlik, birbirinin aynı olmak değil; farklılıklarını koruyarak birbirine yakın durabilmektir. Türkiye ile Azerbaycan’ın ilişkisi de bu anlayışla derinleşmiş, zaman içinde siyasi dayanışmadan ekonomik iş birliğine, kültürel yakınlıktan stratejik ortaklığa uzanan geniş bir zemine kavuşmuştur.
Atatürk ve İbrahim Abilov: Tarihe düşülen dostluk imzası
Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin modern tarihindeki önemli dönemeçlerden biri, Anadolu’da Millî Mücadele’nin sürdüğü yıllardır.
Türk milleti bağımsızlık mücadelesi verirken Azerbaycan ile kurulan siyasi ve diplomatik temaslar, iki halk arasındaki yakınlığın devletler arası ilişkilerde de karşılık bulmasını sağladı. Bu dönemin dikkat çeken isimlerinden biri, Azerbaycan’ın Ankara temsilcisi İbrahim Abilov’du.
Mustafa Kemal Atatürk ile İbrahim Abilov arasındaki dostluk, iki ülkenin birbirine duyduğu güvenin tarihî örneklerinden biri olarak hatırlanmaktadır. Abilov’un Ankara’daki görevi, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin gelişmesine katkı sağlamış; onun şahsında iki halk arasındaki yakınlık diplomatik bir zeminde görünür hâle gelmiştir.
Atatürk’ün Azerbaycan’a ve Azerbaycan halkına ilişkin sözlerinde dile getirilen ortak sevinç ve ortak keder anlayışı, bu ilişkinin manevi temelini yansıtır. Bu yaklaşımın değeri, yalnızca bir dönemin siyasi şartlarında değil, günümüzde de önemini koruyan dayanışma düşüncesinde saklıdır.
Azerbaycan’ın tarihî hafızasında yer eden Neriman Nerimanov ve Hacı Zeynelabidin Tağıyev gibi isimler de Türkiye ile Azerbaycan arasındaki dayanışma anlatısının önemli şahsiyetleridir. Nerimanov, Azerbaycan’ın siyasi tarihinde önemli bir yere sahipken Tağıyev, eğitim ve toplumsal gelişmeye yaptığı katkılarla tanınmıştır.
Bu isimleri anmak, ortak tarihin farklı dönemlerinde ortaya çıkan yardımlaşma ve yakınlaşma çabalarını hatırlamak demektir. Elbette tarihî olayların ayrıntıları, yardım miktarları ve tarihler güvenilir belgelerle desteklenmelidir. Ortak hafızaya duyulan saygının en sağlam yolu, geçmişi duyguyla anlatırken gerçekleri titizlikle korumaktır.
Çünkü tarih, yalnızca gurur duyduğumuz hatıralardan değil, onları doğru biçimde gelecek kuşaklara aktarabilme sorumluluğundan da oluşur.

Hasret Köprüsü: Süleyman Demirel ve Haydar Aliyev’in buluştuğu tarihî an
Türkiye ile Azerbaycan kardeşliğinin en zarif sembollerinden biri, Aras Nehri üzerinde yükselen Sederek-Dilucu Köprüsü’dür.
Halkın hafızasında Hasret Köprüsü ve Ümit Köprüsü adlarıyla yer eden bu geçiş noktası, iki yakayı birbirine bağlayan bir ulaşım yapısından çok daha fazlasını ifade eder. Yıllarca birbirine ulaşmanın özlemini taşıyan insanların kavuşma arzusunu, sınırın ötesindeki kardeşine uzanan eli ve yeniden buluşmanın sevincini temsil eder.
28 Mayıs 1992’de köprünün açılışı için Nahçıvan’a gelen dönemin Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel ile Nahçıvan Meclis Başkanı Haydar Aliyev’in buluşması, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin hafızasında özel bir yere sahiptir.
O gün açılan köprü, iki devletin ilişkilerinde ulaşımın ötesine geçen bir anlam kazandı. Aras’ın iki yakasında yaşayan insanlar için birbirine ulaşabilmek, aile bağlarını güçlendirmek, ticareti geliştirmek ve gündelik hayatı kolaylaştırmak demekti. Fakat bütün bunların ötesinde, yılların özleminin somut bir karşılığı vardı: Artık iki yakayı birbirine bağlayan bir yol açılmıştı.
Süleyman Demirel’in Türkiye adına bu tarihî açılışa katılması, Haydar Aliyev’in Nahçıvan’ın Türkiye ile ilişkilerini geliştirmeye verdiği önem ve halkın törende gösterdiği coşku, köprünün taşıdığı anlamı daha da güçlendirdi.
Köprüler, mühendislerin hesabıyla yükselir; fakat bazen onları ayakta tutan, insanların hafızasında taşıdığı anlamdır. Hasret Köprüsü’nün hikâyesinde de taşın ve demirin ötesinde bir şey vardır: kavuşma arzusu, komşuluk, güven ve kardeşlik.
Bugün Iğdır’dan Nahçıvan’a uzanan güzergâha baktığımızda, bu tarihî buluşmanın önemini yeniden anlıyoruz. Coğrafya yakınlığı mümkün kılar; ulaşım bu yakınlığı gündelik hayata taşır; güven ise onu kalıcı hâle getirir.

Gönüller bir olduktan sonra, en uzun hasretlerin üzerine bile köprü kurulabilir.
Bağımsız Azerbaycan: Kardeşliğin yeni dönemi
Azerbaycan’ın yeniden bağımsız devlet olma süreci, Türkiye ile ilişkilerde yeni bir dönemin kapısını araladı.
Türkiye, bağımsızlığını 30 Ağustos 1991’de ilan eden Azerbaycan Cumhuriyeti’ni 9 Kasım 1991’de tanıyan ilk devlet oldu. İki ülke arasında diplomatik ilişkiler 14 Ocak 1992’de kuruldu.
Bu karar, tarihî ve kültürel yakınlığın bağımsız iki devlet arasındaki resmî ilişkilere dönüşmesinin önemli bir göstergesiydi. Artık ortak hafıza, yalnızca halkların duygularında değil, devletlerin diplomatik temaslarında, anlaşmalarında ve iş birliği mekanizmalarında da karşılık buluyordu.
Haydar Aliyev’in “Bir millet, iki devlet” sözü, bu ilişkinin en bilinen ifadesi hâline geldi. Bu söz, iki devletin ayrı egemenliğini ortadan kaldırmadan, ortak kültürel kökleri ve halklar arasındaki yakınlığı anlatıyordu.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler, yıllar içinde siyasi temaslardan savunma ve güvenlik alanına, enerjiden ulaştırmaya, ticaretten eğitime kadar pek çok alanda gelişti. İki ülke arasındaki yakınlık, böylece tarihî bir duygunun ötesinde, ortak hedeflerle desteklenen kurumsal bir ilişkiye dönüştü.
Diplomasinin asıl başarısı da burada ortaya çıkar: Tarihî yakınlığı geleceğe taşıyabilmek, duyguları kalıcı iş birliğine dönüştürebilmek ve karşılıklı güveni somut kazanımlarla güçlendirmek.

Şarkılarda ve şiirlerde yaşayan kardeşlik
Kardeşlik yalnızca devlet adamlarının konuşmalarında veya imzaladıkları belgelerde yaşamaz. Bazen bir sanatçının sesinde, bazen bir şiirin kelimelerinde, bazen de yıllar önce bir konser salonunda yükselen alkışlarda kendisini gösterir.
Azerbaycan’ın güçlü seslerinden Zeynep Hanlarova’nın Türkiye’deki konserleri ve sanat faaliyetleri, bu kültürel yakınlığın hatırlanmaya değer örneklerindendir. Dönemin gazete arşivlerinde yer alan haberler, Hanlarova’nın Türkiye’deki sanat temaslarının izlerini sürmemize imkân tanımaktadır.
Bir sanatçının sesi, bazen uzun bir konuşmanın anlatamadığını birkaç dakikada anlatır. Azerbaycan türkülerinin Türkiye’de karşılık bulması, Anadolu ezgilerinin Azerbaycan’da sevilmesi; iki halkın birbirinin kültüründe kendinden bir parça bulduğunu gösterir.
Bülent Ecevit’in “Gözgü” şiiri de bu ortak dil ve edebiyat dünyası bakımından ayrıca üzerinde durulmaya değer bir örnektir. Azerbaycan Türkçesinde kullanılan “gözgü” sözcüğü, Türkiye Türkçesindeki “ayna” kelimesinin karşılığıdır. Bir kelimenin iki dildeki karşılığı, bazen yüzyılların ortaklığını tek başına hatırlatabilir.
Şiirin dönemin Türk basınında yer aldığına ilişkin hatıra da kültürel hafızamız açısından değerlidir.
Burada önemli olan, şiirin varlığını yalnızca bir siyasi olayla ilişkilendirmek değil; dilin, sanatın ve edebiyatın halklar arasında nasıl görünmez köprüler kurabildiğini anlatmaktır.
Çünkü bir kelime, bazen bir ülkenin kapısını açar; bir türkü, hiç gidilmemiş bir şehri insana tanıdık kılar; bir şiir, yıllar sonra bile ortak hatıraları yeniden uyandırır.

Karabağ’ın acısı: Hocalı’dan yurt özlemine
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşliğin tarihî anlamını kavramak için Karabağ’ın Azerbaycan halkının hafızasında bıraktığı derin izleri de anlamak gerekir.
Karabağ, Azerbaycan için yalnızca bir coğrafya değildir. Ailelerin geçmişi, şehirlerin kültürü, evler, mezarlıklar, ibadethaneler ve kuşakların hatıralarıyla iç içe geçmiş bir yurt meselesidir.
25 Şubat’ı 26 Şubat 1992’ye bağlayan gece Hocalı’da yaşanan katliam, Azerbaycan halkının hafızasında silinmeyen bir acı olarak yer aldı. Azerbaycan makamlarının açıkladığı verilere göre 613 kişi hayatını kaybetti; çok sayıda insan esir alındı ve bazı kişilerin akıbeti uzun süre öğrenilemedi.
Hocalı’yı anmak, yalnızca bir halkın yaşadığı acıyı hatırlamak değildir. Sivillerin korunmasının, insan hayatının her şartta değerli kabul edilmesinin ve savaş hukukuna uyulmasının önemini de hatırlamaktır.
Karabağ çatışmaları boyunca çok sayıda Azerbaycanlı insan evinden ve yurdundan uzak kaldı. Yerinden edilmek, yalnızca bir evin anahtarını geride bırakmak değildir. İnsan, çocukluğunun geçtiği sokakları, komşularını, aile büyüklerinin mezarlarını ve geçmişini de geride bırakmak zorunda kalır.
Bu nedenle Karabağ’ın hikâyesi anlatılırken askerî gelişmeler kadar insanların yaşadığı acılar, kayıplar ve yıllarca taşınan dönüş özlemi de dikkate alınmalıdır.
Acıları unutmadan geleceğe bakabilmek, toplumların önündeki en önemli sorumluluklardan biridir. Hafızayı korumak ile kalıcı barışı istemek birbirine karşıt değildir. Aksine, gerçek bir barışın kurulabilmesi için geçmişte yaşananların tanınması, insan haklarına saygı gösterilmesi ve yeni acıların önlenmesi gerekir.
Şuşa’nın yeniden doğuşu ve İlham Aliyev’in liderliği
27 Eylül 2020’de başlayan ve 44 gün süren savaş, Azerbaycan’ın yakın tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Azerbaycan ordusu, Cumhurbaşkanı ve Başkomutan İlham Aliyev’in liderliğinde harekâtı sürdürdü. 8 Kasım 2020’de Şuşa’nın kontrolünün yeniden sağlandığı açıklandı; 9 Kasım’da imzalanan üçlü bildiriyle çatışmalar yeni bir aşamaya girdi.
Bu süreçte İlham Aliyev’in siyasi ve askerî liderliği, Azerbaycan toplumunda zaferin simgelerinden biri olarak öne çıktı. “Âlî Başkumandan” ifadesiyle anılan Aliyev’in liderliği, savaş dönemindeki gelişmeler kadar zafer sonrasında ortaya konulan yeniden inşa hedefleri çerçevesinde de ele alınmalıdır.
Şuşa, Azerbaycan’ın kültür ve sanat hayatında özel bir yere sahiptir. Şairleri, müzisyenleri, tarihî yapıları ve mimarisiyle şehir, ülkenin kültürel hafızasının önemli merkezlerinden biridir. Bu nedenle Şuşa’nın yeniden ayağa kaldırılması, yalnızca yolların ve binaların yenilenmesi değil; kültürel mirasın korunması ve şehir hafızasının canlandırılması anlamına da gelir.
Karabağ’da yeniden inşa edilen yerleşimler, yollar, tüneller, havalimanları, okullar ve sağlık tesisleri, bölgenin geleceğe hazırlanması bakımından önem taşımaktadır. Türk şirketlerinin de çeşitli altyapı ve inşaat çalışmalarında yer alması, iki ülke arasındaki ekonomik iş birliğinin sahadaki örneklerindendir.
Bununla birlikte yeniden inşanın başarısı yalnızca yapılan binalarla ölçülemez. Asıl başarı, insanların güvenli biçimde evlerine dönebilmesi, çocukların eğitimine devam edebilmesi, ailelerin geçimlerini sağlayabilmesi ve bölgenin kalıcı huzura kavuşmasıyla tamamlanacaktır.
Zafer, bir tarihî dönüm noktasıdır; yeniden doğuş ise uzun soluklu bir sorumluluk. Bu sorumluluk, geçmişin hatırasını korurken geleceğin ihtiyaçlarını da gözetmeyi gerektirir.
Şuşa Beyannamesi: Kardeşliğin müttefiklik düzeyine yükselmesi
15 Haziran 2021’de Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından Şuşa’da imzalanan Şuşa Beyannamesi, iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır.
Beyannameyle Türkiye-Azerbaycan ilişkileri müttefiklik düzeyine yükseltildi. Belge, siyasi diyalogdan savunma ve güvenliğe, ekonomik ilişkilerden kültür ve eğitime kadar çeşitli alanlarda ortak iradeyi ortaya koydu.
Şuşa’da atılan imza, tarihî ve kültürel yakınlığın günümüz devlet ilişkilerinde kurumsal bir çerçeveye kavuşmasının göstergesidir. Bu yakınlık, yalnızca geçmişe duyulan özlemle değil, geleceğe yönelik ortak hedeflerle de güçlenmektedir.
Türkiye ile Azerbaycan’ın savunma ve güvenlik alanındaki iş birliği, enerji projeleri, ulaştırma bağlantıları ve ekonomik ilişkileri, stratejik ortaklığın farklı boyutlarını oluşturmaktadır.
Böyle bir ortaklığın en değerli sonuçlarından biri, iki ülkenin kendi toplumlarının refahını geliştirirken bölgesel istikrara da katkı sunabilmesidir. Kalıcı barış, güvenli ulaşım, ekonomik kalkınma ve karşılıklı saygı; yalnızca iki ülkenin değil, bütün bölgenin geleceği açısından önemlidir.
Bakü’den Karabağ’a: Yeniden kurulan hayatlar
Azerbaycan’ın geleceğini değerlendirirken yalnızca savaşın izlerine değil, şehircilik, mimarlık, sanayi, turizm ve kültür alanlarındaki hedeflerine de bakmak gerekir.
Bakü, tarihî dokusu, çağdaş mimarisi, enerji sektörü ve kültür kurumlarıyla ülkenin gelişimini yansıtan önemli bir merkezdir. Tarihî mirasın korunmasıyla modern şehircilik anlayışının bir arada yürütülmesi, Azerbaycan’ın geleceğe dönük gelişim hedeflerinin parçalarından biridir.
Karabağ’da ise altyapı ve yeniden yerleşim çalışmaları, bölgenin yeniden hayat bulması için yürütülmektedir. Yollar, tüneller, havalimanları, konutlar, okullar, sağlık tesisleri ve yeni yerleşim alanları; insanların günlük hayatını yeniden kurabilmesi için önem taşır.
Türk şirketlerinin bu süreçte yer alması, Türkiye-Azerbaycan ekonomik ilişkilerine yeni imkânlar sunmaktadır. Türk mühendislerinin, uzmanlarının ve işletmelerinin bilgi birikimiyle Azerbaycan’ın yeniden inşa hedeflerinin buluşması, doğru planlandığında her iki ülkeye de katkı sağlayabilir.
Ancak yeniden inşa, yalnızca beton, çelik ve asfaltla ölçülmemelidir. Bir okulun açılması çocukların geleceğe bağlanmasıdır; bir sağlık tesisinin hizmete girmesi yaşamın güven içinde sürdürülmesidir; bir köyün yeniden kurulması ise insanların yıllardır taşıdığı yurt özleminin karşılık bulmasıdır.
Bu nedenle Karabağ’ın yeniden doğuşunu anlatırken hem yapılan yatırımları hem de insan hayatında oluşturduğu değişimi birlikte değerlendirmek gerekir.
Zengezur güzergâhı: Ulaşımın açtığı yeni ufuklar
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin geleceğinde ulaştırma bağlantılarının özel bir yeri vardır. Nahçıvan’ın Azerbaycan’ın ana topraklarıyla ulaşım bağlarının güçlenmesi ve bölgesel ticaret yollarının geliştirilmesi, iki ülke arasında yeni ekonomik ve sosyal imkânlar oluşturabilir.
Zengezur güzergâhına ilişkin çalışmalar ve görüşmeler bu bakımdan önem taşımaktadır. Kara yolu ve demir yolu bağlantılarının geliştirilmesi, yük taşımacılığını, ticareti ve turizmi etkileyebilir. Nahçıvan’ın bölgesel bağlantısallığının güçlenmesi de Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler açısından önemli fırsatlar barındırmaktadır.
Bununla birlikte bu tür projelerin kalıcı fayda sağlaması, teknik yatırımların yanı sıra uluslararası hukuk, egemenlik, sınır güvenliği, karşılıklı rıza ve bölgesel barış ilkelerinin gözetilmesine bağlıdır.
Ulaşım yolları, halkları birbirinden uzaklaştıran değil, güvenli ve karşılıklı yarar sağlayan bağlantılarla buluşturan projeler olmalıdır.
Hasret Köprüsü’nün hikâyesi bize bunu hatırlatır: Ulaşım, insanların birbirine erişmesini sağlar; güven ve iyi niyet ise bu bağlantıyı kalıcı kılar.
Enerjiden eğitime, savunmadan kültüre ortak gelecek
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, geçmişin hatıralarından güç alırken bugünün ve yarının ihtiyaçlarına da cevap vermelidir.
Enerji alanındaki iş birliği, iki ülkenin stratejik ortaklığının önemli sütunlarından biridir. Enerji kaynaklarının güvenli biçimde taşınması, ulaştırma altyapısının geliştirilmesi, ticaretin artırılması ve yeni yatırım fırsatlarının değerlendirilmesi, ekonomik ilişkileri derinleştirebilir.
Savunma ve güvenlik alanındaki iş birliği, Şuşa Beyannamesi ile daha güçlü bir kurumsal çerçeveye kavuşmuştur. Bunun yanında üniversiteler arası iş birliği, bilimsel araştırmalar, eğitim, sanat, kültür ve gençlik değişim programları da aynı ölçüde önemlidir.
Çünkü iki ülkenin geleceğini yalnızca devlet adamlarının görüşmeleri belirlemeyecektir. Birlikte araştırma yapan öğrenciler, ortak projeler geliştiren bilim insanları, birbirinin edebiyatını okuyan gençler ve kültürler arasında köprü kuran sanatçılar da bu geleceğin mimarları olacaktır.
Türkiye’de yetişen bir genç Azerbaycan’ın tarihini ve kültürünü tanıdığında, Azerbaycan’da yetişen bir genç Türkiye’nin edebiyatına, bilimine ve sanatına ilgi duyduğunda kardeşlik yeni kuşakların hafızasında da kök salacaktır.
Bir milletin ortak geleceği, gençlerinin birbirini ne kadar tanıdığıyla da ilgilidir. Bu nedenle kültürel ve akademik ilişkiler, diplomatik temasların tamamlayıcısı değil, kardeşliğin uzun ömürlü olmasını sağlayan temel unsurlardandır.
6 Şubat depremlerinde uzanan kardeş eli
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşliğin sözlerden ibaret olmadığını gösteren örneklerden biri, 6 Şubat 2023’te Türkiye’de meydana gelen büyük depremlerin ardından ortaya çıkan dayanışmadır.
Azerbaycan, deprem felaketinin ardından Türkiye’ye insani yardım ve destek ulaştıran ülkeler arasında yer aldı. Bu dayanışma, iki halk arasındaki yakınlığın zor günlerde yeniden görünür hâle gelmesini sağladı.
Bir felaket yaşandığında insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, yalnız olmadığını bilmektir. Uzaklardan uzanan bir yardım eli, gönderilen bir yardım malzemesi, yapılan bir bağış veya içtenlikle söylenen bir geçmiş olsun mesajı, acının ağırlığını bütünüyle ortadan kaldırmasa da umudu güçlendirir.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki dayanışmanın kıymeti, tam da bu insani anlamda saklıdır. Kardeşlik, güzel günlerde yan yana durmak kadar zor günlerde birbirinin yükünü hafifletmeye çalışmaktır.
Kardeşliğin sorumluluğu: Geçmişe saygı, geleceğe sağduyu
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki tarihî ve kültürel yakınlık güçlü bir zemine sahiptir. Ancak bu yakınlığın korunması için duygular kadar sağduyuya, ortak hafıza kadar doğru bilgiye de ihtiyaç vardır.
Sosyal medyada dolaşıma giren her görüntü, her iddia ve her haber doğrulanmış kabul edilmemelidir. İki ülke arasındaki ilişkilere zarar verebilecek yanlış bilgiler karşısında resmî açıklamalara, güvenilir gazeteciliğe ve akademik çalışmalara başvurmak gerekir.
Kardeşlik, her konuda aynı düşünmek veya farklı görüşleri dile getirmemek değildir. Gerçek kardeşlik, farklılıkları karşılıklı saygıyla konuşabilmek, sorunları büyütmek yerine çözüm aramak ve ortak çıkarları uzun vadeli bir anlayışla değerlendirebilmektir.
Türkiye ile Azerbaycan’ın bölgesel istikrarı desteklemesi, ekonomik refahı artırması, kültürel mirası koruması ve yeni kuşaklara güvenli bir gelecek sunması, bu ilişkinin önündeki önemli sorumluluklardandır.
Karabağ’ın yeniden imarı, Bakü’nün gelişimi, Nahçıvan’ın ulaşım bağlantılarının güçlenmesi, enerji ve ticaret hatlarının verimli biçimde kullanılması, eğitim ve kültür alanındaki iş birlikleri; kardeşliğin geleceğe taşınabileceği somut alanlardır.
Aynı gönülden aynı geleceğe
Bugün Altaylardan Şuşa’ya uzanan bu tarihî yolculuğa baktığımızda, karşımıza yalnızca geçmişin büyük isimleri çıkmıyor.
Atatürk ile İbrahim Abilov’un dostluğu, Millî Mücadele yıllarının dayanışma hatıraları, Süleyman Demirel ile Haydar Aliyev’in Hasret Köprüsü’nde buluşması, bağımsız Azerbaycan’ın Türkiye ile kurduğu diplomatik ilişkiler, Haydar Aliyev’in “Bir millet, iki devlet” sözü ve Şuşa Beyannamesi’yle kurumsallaşan müttefiklik…
Bunların her biri, farklı dönemlerde aynı yakınlığın başka bir yüzünü gösteriyor.
Karabağ’ın acıları unutulmadan, şehitlerin hatırasına saygı duyularak ve yurtlarından uzak kalan insanların yaşadıkları gözetilerek geleceğe bakmak gerekiyor. Zaferin kalıcı anlamı, yeniden kurulan hayatlarda; kardeşliğin gerçek değeri ise insanların refahında, güvenliğinde ve ortak geleceğe duyduğu inançta ortaya çıkacaktır.
Hasret Köprüsü’nün üzerinden geçen her yolcu, yalnızca Aras’ın bir yakasından diğerine geçmiyor. Aynı zamanda yılların özlemini, tarihî bir hatırayı ve iki halkın birbirine duyduğu yakınlığı da taşıyor.
Şuşa’da imzalanan beyanname, Bakü’de yükselen yeni yapılar, Karabağ’da yeniden kurulan yerleşimler ve Nahçıvan’dan Türkiye’ye uzanan yollar, bu kardeşliğin geleceğe dönük yüzünü oluşturuyor.
Dileğimiz, bu bağın yalnızca törenlerde ve tarihî günlerde hatırlanan bir söz olarak kalmamasıdır. Eğitimde, bilimde, kültürde, ekonomide, sanatta ve insani dayanışmada her gün yeniden yaşatılmasıdır.
Çünkü kardeşlik, geçmişten devralınan bir miras olduğu kadar geleceğe karşı üstlenilen bir sorumluluktur.
Bir köprüyle iki yaka birleşebilir; bir anlaşmayla iki devletin ilişkileri yeni bir seviyeye yükselebilir. Fakat gönülleri birbirine bağlayan asıl güç, karşılıklı güven, ortak hafıza ve samimi dayanışmadır.
Türkiye ile Azerbaycan’ın hikâyesi, bu gücün hikâyesidir.
Karabağ’da zafer, Azerbaycan’da yeniden doğuş, Türkiye’yle ebedî kardeşlik…
Tek millet, iki devlet; aynı kökten, aynı gönülden, aynı geleceğe!




