Eskiden kalabalık ailelerin içerisinde yaşayan, aynı sofrayı paylaşan, bayramlarda birbirinin kapısını çalan, hastalıkta, düğünde, cenazede birbirinin yanında olan insanlardık. Şimdi ise milyonlarca insanın yaşadığı dev apartmanlarda birbirimizin adını bile bilmeden yaşıyoruz.
Yan yanayız, fakat birbirimize çok uzağız!..”
Sözer AKYILDIRIM
Iğdır Üniversitesi, Öğretim Görevlisi

Bazı istatistikler vardır; yalnızca rakam değildir. Toplumun ruh hâlini anlatırlar. Bazen bir boşanma sayısı, bazen tek başına yaşayan insanların artışı, bazen yaşlı bir insanın günlerce aranmayışı, bazen de bir insanın kendi evinde öldükten sonra ancak günler sonra fark edilmesi, bize aslında toplumsal hayatımızda çok daha derin bir şeylerin değiştiğini söyler.
Bugün Türkiye'de “gri boşanma” olarak adlandırılan, 50 yaş ve üzerindeki insanların boşanmalarında dikkat çekici bir artış yaşanıyor. 2025 yılında 50 yaş ve üzerindeki 60 bin 193 kişinin boşandığı, bu sayının altı yıl içerisinde yüzde 56 arttığı bildiriliyor.
Peki bize ne oluyor?
Belki de asıl soruyu burada sormamız gerekiyor.
Biz nasıl oldu da aynı evin içerisinde birbirine yabancılaşan insanlara dönüştük?
Eskiden kalabalık ailelerin içerisinde yaşayan, aynı sofrayı paylaşan, bayramlarda birbirinin kapısını çalan, hastalıkta, düğünde, cenazede birbirinin yanında olan insanlardık. Şimdi ise milyonlarca insanın yaşadığı dev apartmanlarda birbirimizin adını bile bilmeden yaşıyoruz.
Yan yana fakat uzağız.
Aynı asansöre biniyoruz, aynı otoparkta arabalarımızı park ediyoruz, aynı markette alışveriş yapıyoruz; fakat birbirimizin hayatına dokunmuyoruz.
Şehirler büyüdü.
Binalar yükseldi.
Evler modernleşti.
Telefonlar akıllandı.
Televizyonlar, bilgisayarlar ve sosyal medya hayatımızın her alanını sardı.
Ama insan ilişkilerimiz aynı ölçüde gelişti mi?
Belki de tam tersine, iletişim araçlarımız çoğaldıkça iletişimsizliğimiz arttı.
KALABALIKLAR İÇİNDE YALNIZLAŞMAK
5 Eylül 2026'da oyuncu Serhat Mustafa Kılıç'ın İstanbul Kağıthane'deki evinde yaşamını yitirmiş hâlde bulunması hepimizi düşündürmesi gereken olaylardan biri oldu. Kendisine iki gündür ulaşılamaması üzerine yakınlarının evine gitmesiyle acı gerçek ortaya çıktı.
Burada elbette kişisel hayatına ilişkin varsayımlarda bulunmak doğru değildir.
Fakat olayın kendisi bize modern kent yaşamının acı bir gerçeğini hatırlatıyor:
Bir insan milyonların yaşadığı bir şehirde nasıl bu kadar yalnız kalabilir?
Bu soru yalnızca Serhat Kılıç'ın hikâyesinin sorusu değildir.
Bu, hepimizin sorusudur.
Çünkü artık yalnızlık yalnızca yaşlıların, dul insanların veya toplumdan kopmuş kişilerin problemi değildir.
Gençler yalnız.
Orta yaşlılar yalnız.
Boşanmış insanlar yalnız.
Büyük şehirlerde yaşayan insanlar yalnız.
Hatta bazen evli insanlar bile yalnız.
Aynı evde yaşayan karı koca birbirleriyle konuşmadan saatler geçirebiliyor. Çocuklar odalarında telefonlarının başında, anne-baba televizyonun karşısında, herkes kendi dijital dünyasının içerisinde yaşayabiliyor.
Aynı evin içinde dört ayrı hayat kurulabiliyor.
Bu, yalnızlığın belki de en tehlikeli biçimidir.
Çünkü insanın yalnız olduğunu bilmesi başka şeydir; yanında insanlar varken yalnız kalması başka.
GRİ BOŞANMALAR BİZE NE SÖYLÜYOR?
50 yaşından sonra boşanan insanların hikâyelerine yalnızca “evlilikler bozuluyor” diye bakmak kolaycılık olur.
Çünkü uzun yıllar süren evliliklerin ardından gelen boşanmaların arkasında ekonomik sorunlardan iletişimsizliğe, değişen yaşam beklentilerinden bireyselleşmeye kadar çok sayıda faktör bulunabilir.
TÜİK'in aile araştırmasında da boşanmış bireylerin belirttiği nedenler arasında “sorumsuz ve ilgisiz davranma” ilk sırada yer alırken, bunu aldatma, ekonomik yetersizlik ve şiddet/kötü muamele gibi nedenler takip ediyor.
Burada çok önemli bir kavramla karşılaşıyoruz:
İlgisizlik.
Belki de çağımızın en büyük hastalıklarından biri budur.
İnsanlar birbirlerinden yalnızca fiziksel olarak değil, duygusal olarak da uzaklaşıyor.
Birbirimizi görmüyoruz.
Birbirimizi dinlemiyoruz.
Birbirimizin hayatını merak etmiyoruz.
Birbirimizin yükünü taşımak istemiyoruz.
Sonra da neden yalnızlaştığımızı soruyoruz.
HOMO ECONOMICUS'UN YALNIZ DÜNYASI
Modern ekonomi bize insanı çoğu zaman “homo economicus” olarak tarif etti:
Kendi çıkarını maksimize eden, rasyonel tercihler yapan, tüketen, satın alan, kazanan ve kaybeden bir birey.
Fakat insan yalnızca ekonomik bir varlık değildir.
İnsan aynı zamanda aile kuran, dostluk geliştiren, yardımlaşan, paylaşan, fedakârlık yapan, merhamet eden ve ait olmak isteyen sosyal bir varlıktır.
Eğer insanı yalnızca tüketen bir bireye indirgerseniz, onun ruhundaki dayanışma ihtiyacını görmezden gelirsiniz.
Bugün bize sürekli olarak şunu söylüyoruz:
“Daha iyi yaşa.”
“Daha güzel eve taşın.”
“Daha iyi araba al.”
“Daha pahalı telefon kullan.”
“Daha çok tüket.”
“Daha çok kazan.”
Fakat çok az kişi bize:
“Daha iyi insan ol.”
“Daha iyi komşu ol.”
“Anne babanı ara.”
“Arkadaşının derdini dinle.”
“Yaşlı komşunun kapısını çal.”
“Çocuğunla konuş.”
“Eşini dinle.”
“Bir başkasının yükünü paylaş.”
diyor.
İşte burada büyük bir paradoksla karşı karşıyayız.
Zenginleşiyoruz ama birbirimize fakirleşiyoruz.
Bir başka sorun da gelir dağılımındaki eşitsizlik ve tüketim baskısıdır.
İnsanlara yıllardır adeta “paran kadar yaşa” deniliyor.
Fakat modern tüketim kültürü bununla yetinmiyor.
“Paran yoksa kredi kartın var.”
“Bugün al, sonra öde.”
“Sen de sahip ol.”
“Sen de tüket.”
Böylece insanlar yalnızca birbirleriyle değil, birbirlerinin hayat standartlarıyla da rekabet etmeye başlıyor.
Komşunun arabası daha iyi.
Arkadaşın daha büyük evde oturuyor.
Akrabanın çocuğu daha iyi okula gidiyor.
Bir başkasının tatili daha pahalı.
Sosyal medya ise bütün bunları sürekli gözümüzün önüne getiriyor.
Sonuç?
İnsan kendisiyle yaşamaktan vazgeçip başkalarının hayatıyla yarışmaya başlıyor.
Kredi kartları patlıyor.
Borçlar büyüyor.
Stres artıyor.
Aile içi tartışmalar çoğalıyor.
Ve sonunda ekonomik sorun, psikolojik soruna; psikolojik sorun aile sorununa; aile sorunu ise toplumsal yalnızlığa dönüşüyor.
Kentleşme yalnızca binaların yükselmesi değildir.
Kentleşme aynı zamanda insan ilişkilerinin yeniden biçimlenmesidir.
Fakat biz şehirlerimizi çoğu zaman insanı merkeze koymadan büyüttük.
Apartmanlar yaptık.
Siteler yaptık.
Gökdelenler yaptık.
Ama mahalleyi kaybettik.
Mahalle yalnızca birkaç sokaktan oluşan fiziksel bir alan değildi.
Mahalle bir sosyal güvenlik sistemiydi.
Çocuğunuzun nerede olduğunu bilirdiniz.
Yaşlı komşunuzun yalnız kalıp kalmadığını fark ederdiniz.
Bir evde yemek pişmiyorsa biri kapısını çalardı.
Bir cenaze varsa bütün mahalle orada olurdu.
Bir düğün varsa herkes sevinirdi.
Bugün ise güvenlik kameralarımız var ama birbirimizin hâlinden haberimiz yok.
Akıllı evlerimiz var ama evin içerisinde konuşacak insan bulamıyoruz.
Güvenlikli sitelerde yaşıyoruz ama komşumuza güvenip güvenmediğimizi bilmiyoruz.
Güvenlik arttı; güven azaldı.
Belki de en fazla üzerinde düşünmemiz gereken meselelerden biri eğitimdir.
Diploma sahibi olmakla eğitimli olmak aynı şey değildir.
Üniversite bitirmiş olmak insanı otomatik olarak bilgili, bilinçli, ahlaklı ve erdemli yapmaz.
Bugün karşımızda yeni bir cehalet biçimi vardır:
Eğitimli cehalet.
Bilgiye ulaşabilen fakat bilgiyi doğru değerlendiremeyen;
çok konuşan fakat dinlemeyen;
her konuda fikir sahibi olduğunu düşünen fakat hiçbir konuda derinleşmeyen;
sosyal medyada binlerce kişiyi takip eden fakat gerçek hayatta bir insanın derdini dinlemeyen bir insan tipi ortaya çıkıyor.
Bilgi çoğalıyor.
Fakat hikmet azalıyor.
Veri çoğalıyor.
Fakat anlayış azalıyor.
Konuşma çoğalıyor.
Fakat diyalog azalıyor.
İşte asıl tehlike burada.
Çünkü toplumları yalnızca bilgisizlik değil, yanlış bilginin özgüvenle savunulması da çökertir.
Bütün bunları konuşurken karamsarlığa teslim olmamak gerekiyor.
Çünkü toplumlar değişebilir.
Aile yeniden güçlendirilebilir.
Mahalle kültürü yeniden kurulabilir.
Komşuluk yeniden hatırlanabilir.
Çocuklara yalnızca matematik ve yabancı dil değil, empati, dayanışma, sorumluluk ve paylaşma da öğretilebilir.
Yaşlılarımız yalnızca bakıma muhtaç insanlar olarak değil, toplumun hafızası olarak görülebilir.
Gençler yalnızca sınavlara hazırlanan bireyler değil, topluma karşı sorumluluk taşıyan yurttaşlar olarak yetiştirilebilir.
Okullar yalnızca diploma veren kurumlar olmaktan çıkarılıp insan yetiştiren kurumlar hâline getirilebilir.
Ve belki de en önemlisi, ekonomik başarı ile insanî başarı arasındaki farkı yeniden öğrenebiliriz.
Çünkü bir insanın sahip olduğu evin büyüklüğü onun hayatının büyüklüğünü göstermez.
Arabasının fiyatı karakterinin değerini göstermez.
Banka hesabındaki para, insan ilişkilerinin zenginliğini ölçmez.
Asıl zenginlik bazen çok daha basit bir şeydir:
Aradığınızda telefonu açan bir dostunuzun olması.
Kapısını çaldığınızda sizi içeri alan bir komşunuzun olması.
Hastalandığınızda başucunuzda bekleyen bir evladınızın olması.
Sizi yalnız bırakmayan bir eşinizin olması.
Ve sizin de bütün bunları başkaları için yapabilecek bir insan olmanız.
“BEN”DEN “BİZ”E
Belki de Türkiye'nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey ekonomik büyümeden önce bir toplumsal yeniden inşa meselesidir.
Çünkü güçlü devlet yalnızca güçlü ekonomiye sahip devlet değildir.
Güçlü toplum; birbirine güvenen, birbirine yardım eden, farklılıklarına rağmen aynı ortak geleceği paylaşabilen insanların oluşturduğu toplumdur.
Bunun için çocuklarımıza yalnızca “başarılı olmayı” öğretmemeliyiz.
Onlara birlikte yaşamayı öğretmeliyiz.
Sadece “kazanmayı” değil, paylaşmayı öğretmeliyiz.
Sadece “haklarını” değil, sorumluluklarını da anlatmalıyız.
Sadece “ben” demeyi değil, “biz” demeyi öğretmeliyiz.
Çünkü insan yalnız başına güçlü olabilir.
Ama toplum ancak birlikte güçlü olur.
Ve belki bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan gerçek yeniden doğuş tam da budur:
Ben değil, biz diyebilen yurttaşlar yetiştirmek.
Daha yüksek binalar değil, daha güçlü ilişkiler kurmak.
Daha fazla tüketmek değil, daha fazla paylaşmak.
Daha çok konuşmak değil, birbirimizi daha çok dinlemek.
Daha büyük evlerde yaşamak değil, o evlerin içerisinde daha büyük bir insanlık kurmak.
Çünkü insanın en büyük yalnızlığı dört duvar arasında değildir.
Asıl yalnızlık, dört duvar arasında yaşarken kimsenin sizi gerçekten tanımamasıdır.
Ve bir toplum için bundan daha büyük bir tehlike düşünülemez.
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz nasıl bir Türkiye istiyoruz?
Daha zengin ama daha yalnız bir Türkiye mi?
Daha çok tüketen ama daha az paylaşan bir toplum mu?
Daha yüksek binalar ama daha düşük komşuluklar mı?
Yoksa insanı merkeze alan, aileyi güçlendiren, yaşlısına sahip çıkan, gencine umut veren, komşusunu gözeten ve “ben” yerine “biz” diyebilen bir toplum mu?
Cevap aslında bizim elimizde.
Çünkü toplum dediğimiz şey biziz.
Ve değişmesini beklediğimiz dünya, önce bizim kendi davranışlarımızda değişmek zorunda.
Belki de Türkiye'nin ihtiyacı olan yeniden doğuş, yeni bir bina yapmakla değil; birbirimize yeniden insan gibi bakmayı öğrenmekle başlayacaktır.




