Oysa iki bin yıl önce bir Yunan filozofu, Empedokles, evreni iki gücün yönettiğini söylemişti: sevgi ve nefret. Sevgi birleştirir, nefret ayrıştırır. Sevgi maddeyi bir araya getirir, nefret onu paramparça eder. Iğdır'da yıllardır işleyen şey, bu nefretin ta kendisi. İnsanların kimliklerini etnik milliyetçilik üzerine kurması, ayrıştıran gücü her gün biraz daha büyütüyor.
Bir an için başka türlü düşünelim. 'Ben Iğdırlıyım’ desek ne olur? O zaman kana değil, toprağa vurgu yapmış oluruz. Kan ayırır, toprak birleştirir. Aynı toprakta yaşayan herkesi tek bir sözcükte buluşturur. İşte bu, Empedokles'in sevgisine karşılık gelir. Kimliklerimiz bize sorulmadan verilir. Onu biz seçemeyiz. Doğduğumuz an birileri bizi bir kampın içine yerleştirir. Trajik olan şu: doğuştan gelen bu kimliği, sanki kendi seçimimizmiş gibi ölümüne savunuruz. Uğruna ömür boyu kavga ederiz. Bize sormadan giydirilen bir gömleğin kavgasını veririz.
Bu satırları, Iğdır'a yaptığım son seyahatin ardından yazıyorum. Orada gördüklerim beni bu yazıyı yazmaya itti. Çünkü Iğdır büyük bir değişimin eşiğinde. Sınır kapılarının ve koridorun açılmasıyla her şey değişecek. Ama ortada bu değişimi yönetebilecek bir siyasal akıl olmadığı gibi bu değişimi taşıyabilecek bir yerli sermaye de yok.
Iğdır'ın sermayesi cılız. Bu şehrin ticaret tarihinde ortaklıklar hiç kurulamadı. Kurumsallaşmalar istenilen düzeye gelemedi. Herkes kendi yağıyla kavrulmaya çalıştı. Ama bu cılızlığın bir nedeni daha var. Sermayenin ve paranın dini, milliyeti, sınırı yoktur. Para en verimli olduğu yere akar, en iyi ortağı seçer, kimin hangi kökenden geldiğine bakmaz. Oysa Iğdır'da etnik milliyetçilik sermayeye de sızmıştır. Hatta onu yönetmektedir. Iğdır sermayesi kiminle ortak olacağına kârına göre değil, kanına göre karar veriyor. Böylece liberal ekonominin o altın kuralı her gün çiğneniyor. Iğdır sermayesinin cılız ve verimsiz kalmasının asıl nedenlerinden biri de budur.
Böyle bir sermaye, gelen büyük dalganın karşısında ayakta kalamaz. Ama ekonomi boşluk tanımaz. Yerli sermayenin çekildiği yerde, dışarıdan gelen sermaye Iğdır'ın ekonomisini yönetmeye başlar.
Kurumlar da bu tabloyu değiştiremiyor. Merkezi yönetim, üniversite, hepsi iyi niyetli olabilir. Ama onlar da aynı etnik gerilimin pençesinde. Bağımsız bir tutum koyamadıkları sürece, iyi niyet tek başına yetmiyor.
Her şey olduk. Türk olduk, Kürt olduk. Ama Iğdırlı olamadık. Ve bu değişime ayak uyduramazsak, kaybedeceğiz.
Bu yüzden iki kavramın altını çizmek istiyorum. EMPATİ ve HOŞGÖRÜ.
Empati, karşındakinin acısını ve hakikatini görmektir. Onun yerine bir an durup dünyaya onun gözünden bakmaktır. Hoşgörü ise farklılığın bir düşmanlık olmadığını kavramaktır.
Bunlar Iğdır'ın acilen öğrenmesi gereken iki şey. Toprağa bağlı bir Iğdır istiyorsak, önce bu iki kavramı anlamak zorundayız. Çünkü empati olmadan komşumuzu tanıyamayız. Hoşgörü olmadan onunla aynı toprakta yaşayamayız.
Bunları sizin eski milletvekiliniz olarak yazıyorum. Bu şehre yol göstermeyi bugün bir görevden öte, tarihi bir sorumluluk olarak hissediyorum. Çünkü bu toprağı tanıyan, onun insanını bilen herkesin bu eşikte söyleyecek bir sözü olmalı.
Sınır kapıları ve koridor açıldığında, Iğdır ya etnik-kültürel kimlik üzerinden bölünmeye devam edecek. Ya da toprağın şehri olarak birleşmeyi öğrenecek. Seçim, kavganın değil, ortak aklın elinde. Karar bizim. Ya hep birlikte KAZANACAĞIZ ya hep birlikte KAYBEDECEĞİZ.
Atila Hun
19. Dönem Kars Milletvekili





