ÜLKENİZİN KIYMETİNİ BİLİN
Soğuk bir İsveç sabahıydı…
2015 yılıydı.
Öğrencilerle birlikte, bir AB projesi vesilesiyle yabancı bir ülkedeydik. Marketin parlak ışıkları altında raflar doluydu ama içimde garip bir boşluk vardı. Öğrenciler heyecanla Türkçe konuşuyor, “şunu alalım, bunu da koyalım sepete” diye çocukça bir sevinçle dolaşıyorlardı.
Ana dilin sesi, gurbette daha gür çıkar insandan.
İşte tam o sırada…
Kalabalığın arasından biri yaklaştı bana.
65–70 yaşlarında, yüzü kırış kırış… Ama o kırışıklıklar yaşlılığın değil, acıların imzasıydı. Esmer tenliydi; güneşi, çölü, savaşı görmüş bir yüzdü bu.
Sessizce sordu:
“Türk müsünüz?”
“Evet,” dedim.
O an yüzünde beliren acı tebessümü hiç unutmadım. Dudakları titredi. Gözleri doldu. Ve sanki kalbinden kopup gelen o cümle döküldü:
“Vatanınızın kıymetini bilin…”
Sonra sustu.
Ama sessizliği, binlerce kelimeden daha ağırdı.
“Iraklıyım,” dedi sonra.
“Ülkemizi parça parça ettiler. Önce özgürlük dediler. Demokrasi dediler. İnandık… Destek verdik. Saddam gitsin, biz de rahat yaşayalım sandık. Ama gelen özgürlük değil, ölüm oldu.”
Sesi çatladı.
“Binlerce insan öldü. Toprağımıza girdiler. Yeraltı zenginliklerimizi aldılar. Meğer özgürlük değil, petrolümüzü istiyorlarmış…”
Bir an durdu.
Sonra en ağır cümleyi fısıldadı:
“Beni İsveç kabul etti… Ama vatanım kabul etmedi beni. Annemin, babamın mezarı Irak’ta. Gitmek istiyorum. Ama ne gücüm var, ne param. Hasret kaldım…”
O an market dar geldi bana.
Raflar üstüme yürüdü sanki.
Çünkü vatan dediğin şey, ancak kaybedildiğinde ne olduğunu anlatabiliyordu.
Biz bazen şikâyet ederiz.
Bazen söylenir, bazen kızarız.
Ama hâlâ toprağımızda yürüyoruz.
Hâlâ mezarlarımızı ziyaret edebiliyoruz.
Hâlâ bayrağımız kendi göğümüzde dalgalanıyor.
Bunlar küçük şeyler sanılır.
Ama değildir.
Emperyalizm her zaman aynı masalı anlatır:
Tatlı sözler…
Yumuşak vaatler…
Özgürlük süslü ambalajlar…
Sonra geriye yalnızca yıkılmış şehirler, yetim çocuklar ve vatansız insanlar kalır.
Irak’ta gördük.
Libya’da gördük.
Tunus’ta gördük. Suriye’de gördük.
Bugün başka coğrafyalar için aynı senaryolar fısıldanıyor.
Oysa bilinmelidir ki;
Bir ülkenin iç sorunları dış güçlerle değil, akıl ve vicdanla çözülür.
Bilge Kağan asırlar öncesinden seslenmişti:
Çinlilerin söylediği“Tatlı sözlere, yumuşak ipeklere aldanma!
Titre ve kendine dön!”
Bu bir öğüt değil…
Bu bir hayatta kalma çağrısıdır.
O İsveç marketinde, hiç tanımadığım bir kadının gözyaşlarıyla öğrendim şunu:
Vatan;
Bir coğrafya değil,
Bir hatıradır.
Bir mezardır.
Bir hasrettir.
Ve bazı hasretlerin dönüş bileti yoktur.
Bugün benzer senaryoların İran üzerinden konuşulması da bu yüzden düşündürücüdür.
Hiçbir toplum yoksulluğu, adaletsizliği ve ekonomik sıkıntıları inkâr etmemelidir.
Ama bu sorunların çözümü dış müdahalelerde değil, akıl, sağduyu ve birliktedir.
İran halkı vatanınızın kıymetini bilin..
ABD ve emperyalistler Irak’ta binlerce genç kız ve kadına tecavüz etti işkence yaptı.
iş işten geçmeden birlik olun.
Ozan Arif bir şiirinde derki "Her gece verirler bir kucağa karım dersin amma iş işten geçer "
Şimdi iş işten geçmeden Vatanınıza sahip çıkın!
Etrafınızda içinizde sizden görünen Mosad Cia ajanlarını temizleyin onların oyununa gelmeyin.
İran devleti de halka özgürlük vermeli onları ekonomik olarak rahatlatmalı.. Yoksa vakit çok geç olacaktır..
Devletler halkının sesini duymalı, halk da ülkesinin bütünlüğünü gözetmelidir.
Çünkü bir ülke parçalandığında, özgürlük gelmez; hasret gelir.
Bugün söylenecek söz nettir:
Ülkelerin kusurları olabilir ama vatanın alternatifi yoktur.
O İsveç marketinde kulağıma fısıldanan cümle hâlâ aklımda:
“Ülkenizin kıymetini bilin.”
Ülkenizin kıymetini bilin.
Çünkü vatan, kaybedilince anlaşılır.