T.B.M.M. VE MİLLÎ İRADENİN İNŞASI
Millet iradesinin yönetime yansımasının en önemli göstergesi olan Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasının 106. Yıldönümünü her yıldönümünde olduğu gibi, bu yılda büyük bir coşku ile kutluyoruz kıymetli okuyanlarım.
Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, uzun bir gerileme ve çözülme sürecinin ardından Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesiyle birlikte tarih sahnesinden çekilmiştir. Bu gelişme, yalnızca bir devletin sona ermesi değil, aynı zamanda Anadolu’nun geleceğine yönelik ciddi tehditlerin ortaya çıkması anlamına gelmiştir. Yüzyıllardır Türk varlığını bu coğrafyada kabullenmekte zorlanan Batılı güçler, oluşan otorite boşluğunu fırsat bilerek topraklarımızı paylaşma girişimlerini hızlandırmışlardır.
Ancak bu sömürgeci hesap, beklenmeyen bir dirençle karşılaşmıştır. Türk milletinin kararlılığı ve bağımsızlık konusundaki sarsılmaz iradesi, işgal planlarını boşa çıkarmıştır. Bu direnişin örgütlü ve bilinçli bir mücadeleye dönüşmesinde en önemli rolü üstlenen Mustafa Kemal Paşa, daha mücadelenin başında yalnızca askeri zaferi değil, zafer sonrasında kurulacak devletin temel ilkelerini de düşünmekteydi. Ona göre kalıcı bir bağımsızlık, ancak egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasıyla mümkün olabilirdi.
Bu anlayış doğrultusunda Amasya Tamimi’nden Erzurum ve Sivas Kongrelerine uzanan süreçte millî iradenin hâkim kılınması hedeflenmiştir. Nihayetinde bu sürecin en somut ve kurumsal sonucu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması olmuştur. 23 Nisan 1920’de açılan bu meclis, önceki Osmanlı meclislerinden farklı olarak, doğrudan millet iradesini temsil eden “millî” bir karakter taşımaktaydı.
T.B.M.M.’yi farklı kılan en önemli özelliklerden biri, herhangi bir ayrıcalıklı zümrenin değil, doğrudan doğruya milletin temsilcilerinden oluşmasıdır. Aynı zamanda bu meclis, belirli bir ideali gerçekleştirmek üzere, yani Misak-ı Millî hedefleri doğrultusunda kurulmuştur. Dolayısıyla T.B.M.M., yalnızca yasama organı değil, aynı zamanda millî mücadelenin siyasi ve stratejik merkezi olmuştur.
Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Nisan 1920’de Meclis’e sunduğu önerge ile birlikte T.B.M.M., millî egemenliği bütünüyle temsil eden en üst otorite olarak kabul edilmiştir. 1921 Anayasası ile de bu durum hukuki bir zemine kavuşmuş; egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesi açıkça ifade edilmiştir. Böylece padişah ve halifenin siyasi otoritesi fiilen ve hukuken sınırlandırılmış, yeni devletin temelleri millî egemenlik ilkesi üzerine inşa edilmiştir.
Millî Mücadele yıllarında T.B.M.M.’nin üstlendiği rol yalnızca siyasi kararlarla sınırlı değildir. Meclis üyeleri, büyük bir fedakârlık örneği sergileyerek zor şartlar altında görev yapmışlardır. Uzun süre maaş almadan çalışan, hatta aldıkları sınırlı ödeneklerin bir kısmını devlete geri veren milletvekilleri, kişisel çıkarlarını tamamen geri plana itmişlerdir. Birçoğu aynı zamanda cephede görev almış, askerî ve idarî sorumlulukları birlikte yürütmüştür. Bu durum, millî mücadelenin topyekûn bir seferberlik ruhu içerisinde gerçekleştirildiğinin açık bir göstergesidir.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, T.B.M.M.’nin yalnızca bir yasama organı değil, aynı zamanda millet iradesinin somutlaşmış hali olduğu daha net anlaşılmaktadır. Bu nedenle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, yalnızca tarihî bir olay değil; aynı zamanda modern Türk devletinin temel felsefesinin ilanıdır.
Sonuç olarak, millî iradenin hâkimiyeti ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel dayanaklarından biri olmayı sürdürmektedir. Geçmişte verilen mücadelenin doğru anlaşılması ve bu bilinçle hareket edilmesi, geleceğe daha sağlam adımlarla ilerleyebilmenin ön koşuludur. Çünkü tarih, yalnızca hatırlanması gereken bir geçmiş değil, aynı zamanda yön tayin eden bir rehberdir.