“Sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır.” diye buyurmuş yüce Yaradan.
Yaklaşık yarım asırdır kendisini “Müslüman” olarak tanımlayan dünya, ABD ve İsrail’in oluşturduğu algı operasyonlarının etkisiyle İran’a sürekli eleştiriler yöneltti. Kimi İran ile ABD ve İsrail’in danışıklı dövüştüğünü iddia etti, kimi İran’ın sürekli Müslümanlarla savaştığını, Sünnileri katlettiğini öne sürdü. “Katil İran gayrimüslimlerle asla savaşmaz”, “İran eşittir İsrail”, “İran Fars faşizmi Türkleri ezdi, eğitim hakkı tanımadı” gibi sayısız itham ve iftira ortaya atıldı.
Ancak tarihe bakıldığında benzer algıların daha önce de oluşturulduğu görürüz. Muaviye’nin Hz. Ali’ye yıllarca camilerde lanet okutması buna örnektir. Bugün o dönemin propagandaları hükmünü yitirmiştir. Muaviye’yi savunanlar çocuklarına Muaviye adını koymuyorlar ancak Hz. Ali’nin ismi İslam dünyasında en çok kullanılan isimlerden biridir.
Çünkü hakikat kaybolmaz, sadece üzeri örtülür.
İran da yıllardır benzer bir süreçten geçti. Baskı, ambargo, dışlanma ve “öcü” gibi gösterilme çabalarına rağmen geri adım atmadı. “Molla rejimi” denilerek küçümsendi, itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Ancak tüm bunlara kulak asmadan teknolojiye, üretime ve özellikle savunma sanayisine yöneldi. Kendi kendine yetebilen bir yapı kurmayı başardı.
Üstelik bunu içerideki baskılara, ajan faaliyetlerine ve iç tehditlere rağmen gerçekleştirdi. Gücünü sakladı ve kendi zamanını bekledi.
İsrail ile yaşanan 12 günlük savaş, aslında İran’ın dünyaya verdiği açık bir mesajdı. Ancak ne ABD ne de İsrail bu mesajı doğru okuyabildi.
Trump’ın Körfez turu da bu sürecin bir parçasıydı. Körfez ülkelerinin trilyon dolarlık destekleri İran’a karşı bir operasyon beklentisini açıkça ortaya koyuyordu. Nitekim Trump’ın açıklamaları da bu yöndeydi.
Fakat beklenen olmadı.
İran tehditlere boyun eğmedi. Geri adım atmadı. “Senden korkmuyoruz” diyerek kararlı bir duruş sergiledi. Bu tavır sadece sahada değil, psikolojik olarak da karşı tarafı zorladı.
Savaş sırasında İsrail’de sirenler çalarken halk sığınaklara inerken, İran’da insanlar sokaklara çıktı, hedef alınan bölgelere yöneldi. Günlerce meydanları terk etmeyen, bombalar etraflarına düşerken dahi soğukkanlılığını koruyan İran halkı tüm dünyaya farklı bir tabloyu gösterdi.
Bu sadece bir direniş değil, aynı zamanda onurlu bir duruştu.
Savaşın sonunda yapılan 10 günlük ateşkes anlaşmasında İran’ın kendi şartlarını kabul ettirmesi sürecin en kritik noktası oldu. Bu durum askeri ve siyasi açıdan İran’ın elini güçlendirdi ve bu savaşı kendi lehine sonuçlandırdığını ortaya koydu.
ABD İran’ı tehditlerle sindiremedi. Onu dize getiremedi. Sonuçta masaya oturmak ve uzlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı.
Elbette her şey burada bitmiş değil. ABD ve İsrail’in bundan sonra nasıl bir strateji izleyeceği belirsizliğini koruyor. Ancak İran’ın da tüm kartlarını açmadığı ortadadır.
Bugün gelinen noktada İran elde ettiği kazanımlarla bölgede daha güçlü bir aktör haline gelmiştir. Yıllardır dondurulan ekonomik kaynaklarının serbest kalması ve ticaret kanallarının yeniden açılmasıyla kısa sürede kendini toparlayabilecek bir altyapıya sahiptir.
Bununla birlikte İran sadece kendi adına değil, birçok Müslüman toplum nezdinde de bir sembol haline gelmiştir. Yönetimlerden bağımsız olarak halkların önemli bir kısmı açıkça dile getiremese bile bu süreçte İran’ın yanında yer almıştır.
Sonuç olarak bu savaş yalnızca askeri bir mücadele değil, algıların, psikolojinin ve direniş iradesinin de savaşı olmuştur. İran bu çok katmanlı mücadelede hem sahada hem de zihinlerde güçlü bir karşılık üretmeyi başarmıştır.
Ve görünen o ki bu süreç yalnızca bir son değil, aynı zamanda yeni bir dönemin başlangıcıdır.