KERBELA'NIN MESAJI
İslam tarihi, insanlığın hafızasında derin izler bırakan birçok acı olaya sahne olmuştur. Ancak bunlar arasında hiç şüphesiz en sarsıcı olanlardan biri, 10 Ekim 680 tarihinde (Hicrî 10 Muharrem 61) Kerbela’da yaşanan büyük faciadır kıymetli okuyanlarım.. Bağdat’ın yaklaşık 80 kilometre güneybatısında, Fırat Nehri’nin batısında bulunan bu mütevazı coğrafya, tarihin en büyük vicdan muhasebelerinden birine tanıklık etmiştir.
Hz. Muhammed’in (sav) torunu, Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın oğlu olan Hz. Hüseyin, sadece bir aile büyüğü ya da siyasi bir şahsiyet değil; adaletin, hakkın ve insan onurunun sembolü olarak tarihteki yerini almıştır. Kerbela’da yaşananlar ise yalnızca bir iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda hak ile güç, vicdan ile zorbalık arasındaki mücadelenin simgesi haline gelmiştir.
Hz. Hasan’ın vefatından sonra İslam toplumunda yaşanan siyasi gelişmeler, Emevî yönetiminin saltanat hevesini güçlendirmiştir. Muaviye’nin ardından yönetime geçen Yezid, iktidarını meşrulaştırmak amacıyla dönemin önemli şahsiyetlerinden biat talep etmiş, ancak Hz. Hüseyin bu talebe olumlu cevap vermemiştir. Çünkü ona göre yönetimin meşruiyeti sadece güçten değil, adaletten ve İslam’ın temel ilkelerine bağlılıktan kaynaklanmalıydı.
Hz. Hüseyin’in tavrı, şahsi bir çıkarın veya siyasi bir hesabın sonucu değildi. O, zulmün normalleşmesine, haksızlığın sıradanlaşmasına ve dini değerlerin siyasi çıkarlar uğruna kullanılmasına karşı duruyordu. Bu nedenle Kerbela’ya giden yol, aslında bir tercih değil, bir ilkenin bedelini ödeme yoluydu.
Nihayetinde Kerbela’da Hz. Hüseyin, ailesi ve yakın dostlarından oluşan küçük bir topluluk, sayıca üstün bir ordunun kuşatması altında kaldı. Günler süren susuzluk ve kuşatmanın ardından yaşanan çatışmalarda Hz. Hüseyin başta olmak üzere, çok sayıda yakını şehit edildi. Bu olay, İslam tarihinin en büyük trajedilerinden biri olarak hafızalara kazındı.
Kerbela’yı bugün anmak, sadece tarihî bir olayı hatırlamak veya matem törenleri düzenlemek anlamına gelmemelidir. Asıl mesele, Hz. Hüseyin’in uğruna canını verdiği değerleri anlayabilmek ve onları hayatımıza yansıtabilmektir. Çünkü Kerbela’nın özü; zulme karşı direnmek, adaletten ayrılmamak, hakikati savunmak ve insan onurunu her türlü çıkarın üzerinde tutmaktır.
Aradan geçen yaklaşık on dört asra rağmen insanlık hâlâ savaşlar, işgaller, haksızlıklar ve zulümlerle mücadele etmektedir. Gazze’den Yemen’e, Lübnan’dan İran’a ve dünyanın farklı coğrafyalarına kadar yaşanan insani dramlar, bizlere Kerbela’nın mesajının ne kadar güncel olduğunu göstermektedir. Güçlünün haklı sayıldığı, vicdanın susturulduğu her yerde Kerbela’nın yankıları duyulmaktadır.
Ancak şu soruyu da kendimize sormak zorundayız: Hz. Hüseyin’i gerçekten anlamak ne demektir?
Onu sevmek sadece belirli günlerde gözyaşı dökmek, matem tutmak veya bazı ritüelleri yerine getirmek midir? Yoksa onun temsil ettiği ahlaki duruşu günlük hayatımıza taşımak mıdır?
Haksızlığa karşı çıkmak, dürüst olmak, kul hakkına riayet etmek, rüşvetten uzak durmak, liyakati savunmak, adalet ve merhameti hayatın merkezine koymak; Hz. Hüseyin’in uğruna mücadele ettiği değerler değil midir?
Eğer bu sorulara samimiyetle cevap verebilirsek, Kerbela’yı yalnızca tarih kitaplarında kalmış bir olay olarak değil, bugünümüze ve geleceğimize ışık tutan bir rehber olarak görebiliriz.
İslam âlemi her yıl Muharrem ayında Kerbela şehitlerini büyük bir hüzünle anmaktadır. Elbette bu matem anlamlıdır. Ancak daha anlamlı olan, Hz. Hüseyin ve beraberindeki dava arkadaşlarının ortaya koyduğu ahlaki duruşu kavrayabilmektir. Çünkü onların fedakârlığı, sadece kendi dönemlerine değil, bütün insanlığa verilmiş evrensel bir mesajdır.
Kerbela bize şunu öğretmektedir: Bazen bir insanın sessiz kalmaması, bir toplumun kaderini değiştirebilir. Bazen hakikati savunmak, can vermeyi göze alacak kadar büyük bir sorumluluk gerektirir. Ve bazen bir avuç insanın ortaya koyduğu onurlu duruş, asırlar boyunca milyonlara ilham kaynağı olabilir.
Hz. Hüseyin’in Kerbela’da korumaya çalıştığı değerler; insan onuru, adalet, temel hak ve özgürlükler, zulme boyun eğmeme ve yaratılmışa saygı ilkeleriydi. Bugün bu ilkeleri ne kadar yaşatabiliyorsak, Kerbela’yı o kadar doğru anlamışız demektir.
Aradan geçen yüzyıllara rağmen Kerbela’nın acısı dinmemiştir. Çünkü Kerbela, sadece geçmişte yaşanmış bir facia değil; her çağda vicdanlara yöneltilen bir sorudur:
"Haksızlık karşısında nerede duruyorsunuz?"