Yarın Muharrem ayı başlıyor. Artık Muharrem ayının ne anlama geldiği, birinci günden onuncu gününe kadar neler olduğu gibi uzun uzadıya açıklamalar yapmayı gereksiz buluyorum.

Yani bu çağda insanlar hâlâ Aşura ile aşureyi ayırt edemiyorsa, Aşura gününü hâlen aşure bayramı gibi anlıyor ve kutluyorsa, Hz. Peygamber’in evladının şehadetini görmezden gelip Aşura gününe birtakım uydurma anlamlar yükleyerek Aşura’yı gölgelemeye çalışıyorsa, hatta “Aşureniz mübarek olsun” gibi saçma sapan ifadeler kullanıyorsa, fazlaca bir şey demeye ihtiyaç yoktur diye düşünüyorum.

Çünkü o düşüncede olan insanlara zaman ayıracağınıza, kendi hâlinizde matemi ve yası yaşamanız daha doğrudur.

Bugün Hz. Hüseyin’i neden daha iyi anlayacağımızı özetleyecek olursak, şöyle başlamak gerekir:

Hz. Hüseyin, dönemin ABD’si ve İsrail’i olan Muaviye ve oğlu Yezid’e boyun eğmedi, tabi olmadı. “Ceddim Resulullah’ın dini ayakta kalacaksa ey kılıçlar, doğrayın beni.” diyerek meydanlara çıktı, on binlerce kişilik orduya karşı 72 kişiyle mücadele etti ve şehit oldular.

Kerbela ruhuyla yoğrulan, Hüseyin’in duruşunu şiar edinen İran devleti ve halkı da ABD ve İsrail’e 47 yıl boyun eğmedi. Ülkeleri abluka altına alındı, ekonomileri çökertilmeye çalışıldı, “molla” diye yaftalandı, aşağılandı, dışlandı. İran’a bu haklı duruşunda arka çıkanlar ajan diye hedef alındı, güvenilmez kişiler olarak görüldü ve daha neler neler…

İran ise tüm bu olumsuzluklar karşısında siyonizme ve emperyalizme Hüseynî bir duruş sergiledi ve en sonunda, İran’ın gücünden çok daha fazla bütçeye sahip olan şeytan ittifakının karşısında dimdik durarak savaştı; Allah’ın yardımıyla da şeytan cephesine diz çöktürdü.

İran halkı ülkesini terk etmediği gibi, 105 gündür sokaklardan evlerine gitmediler.

Gündüz işlerine koştular, gece meydanlara koştular.

Ülkelerini terk etmedikleri gibi, ülke dışında olanlar da ülkelerine koştular.

Hz. Hüseyin, Tasuâ gecesi beraberinde bulunan birçok insanı etrafına toplayarak şöyle dedi:

“Yarın bu savaştan kimse sağ kurtulamayacaktır. Gitmek isteyenler gecenin karanlığından yararlanıp gidebilirler.”

Dediğinde birçok kişi meydandan ayrıldı, Hz. Hüseyin’i yalnız bıraktı.

ABD ve İsrail İran’a saldıracağı zaman da İran’ın yanında olması gereken Müslüman ülkeler düşmanın yanında saf tuttular.

İran, savunma hattından çıkarak saldırı pozisyonuna geçti ve hiç kimsenin beklemediği bir direnç göstererek İslam’ın başını siyonistlerin ve emperyalistlerin karşısında dik tutmasını sağladı.

Hz. Hüseyin, Muaviye oğlu Yezid’e biat etseydi, İslam’la alakası olmayan bir dini şimdi yaşıyor olacaktık. Çünkü Muaviye ve Yezid’in dayattığı ve günümüze Emevi saltanatı olarak gelecek olan İslam’da, Peygamber ve Kur’an’la alakası olmayan bir dini yaşıyor olacaktık.

Taassuptan ötürü insanlar bazı gerçekleri kabullenmiyor olabilir. Ama her şey çok net ve gerçek tektir.

Bugün İran düşseydi, artık hem İslam dünyasında hem de bu coğrafyada kan hiç durmayacak, mazlumun feryadı arşı inletmeye devam edecekti.

ABD ve İsrail şimdi yaptıklarının çok daha fazlasını yapacak, İslam ümmetinin onuru ve şerefi ayaklar altına alınacaktı.

Hüseyin’i şiar edinen, duruşuyla Hüseynî kıyama katılan, kanıyla İslam coğrafyasını uyandıran İran Dini Lideri Hamaney ve onlarca devlet adamı, kanlarıyla dünyaya ders vermiş, örnek olmuş, dünya malının bir karıncanın ağzındaki arpa kabuğu kadar değeri olmadığını ortaya koymuşlardır.

“Molla” diyerek küçümsedikleri, dışladıkları o insanlar; Resulullah’ın torunu, gözünün nuru, cennet gençlerinin efendisi, yiğit ve kahraman Hüseyin’in duruşunu rol model edinmiş, Hz. Ali’nin cesaretiyle duruşlarını ortaya koymuşlardır.

Dağların altında dünyayı şaşkına çeviren teknolojiyi üretirken, mütevazı evlerinde halk gibi yaşamışlardır.

Rehber Hamaney, başlarına bombalar düşerken sığınağa gitmeyi reddetti.

“Halkım sığınakta değilse ben de gitmem.” dedi.

Allah aşkına, dünyada hangi lider böyle bir şey söyleyebilir?

İşte bu Muharrem ayında, Hz. Hüseyin’in şehadet günlerinde Hz. Hüseyin’i daha iyi anlayacak, idrak edecek ve hakkı sahibine teslim edeceğiz.