TÜRKÇEMİZ..
Milleti millet yapan unsurların başında hiç şüphesiz dil gelir kıymetli okuyanlarım. Çünkü dil yalnızca insanların birbirleriyle anlaşmasını sağlayan bir iletişim vasıtası değildir. Dil; bir milletin hafızası, kültürü, tarihi, ortak duyguları ve nesiller arasında kurduğu en güçlü köprüdür.
Biz Türkler, binlerce yıllık var olma serüvenimizi büyük ölçüde dilimiz sayesinde bugüne taşıdık. Orhun Yazıtları’ndan Dîvânu Lugâti’t-Türk’e, Kutadgu Bilig’den Dede Korkut’a; Yunus Emre’den Fuzûlî’ye, Ahmet Yesevi’ den Bahtiyar vahapzade’ye, Yahya Kemal’den Mehmet Âkif’e kadar uzanan muazzam bir kültür hazinesi, Türkçenin taşıdığı ortak hafızanın en güzel göstergesidir.
Bugün Türkçe konuşuyor olmamız, yalnızca bir dili kullanıyor olduğumuz anlamına gelmez. Bizden önce yaşayanların düşüncelerini, acılarını, sevinçlerini, inançlarını, mücadelelerini ve hayallerini de taşımaya devam ediyoruz.
İşte bu sebeple Türkçe meselesi, basit bir dil bilgisi meselesi değildir. Aynı zamanda bir millî şuur meselesidir.
Bilindiği gibi bağımsızlık yalnızca sınırları korumak değildir. Bir milletin kendi kültürünü, tarihini, sanatını, düşüncesini ve dilini yaşatabilmesi de bağımsızlığının önemli göstergelerindendir.
Dili zayıflayan milletin zamanla hafızası da zayıflar. Hafızası zayıflayan millet ise kendisini başkalarının kavramlarıyla, başkalarının bakışıyla ve başkalarının kültürel kodlarıyla tanımlamaya başlar.
Türk düşünce hayatının en önemli isimlerinden Ziya Gökalp de dil meselesine millet ve millî kültür açısından bakmıştır. Gökalp'ın dil anlayışında temel amaçlardan biri, konuşma dili ile yazı dili arasındaki kopukluğu gidermek ve halk ile aydınları birbirine yaklaştıracak ortak bir millî dil meydana getirmektir. Bu yaklaşım bugün de önemini koruyor.
Çünkü dil, toplumun farklı kesimleri arasında görünmez bir bağdır. Aynı kelimeleri anlayan, aynı deyimlerden anlam çıkaran, aynı atasözlerinde ortak bir hikmet bulan insanlar arasında yalnızca iletişim değil, aidiyet de oluşur.
“Vatan”, “millet”, “bayrak”, “hürriyet”, “istiklal”, “şehit”, “ana”, “baba”, “yuva” gibi kelimeler bizim için yalnızca sözlük maddeleri değildir. Her birinin arkasında yüzlerce, binlerce yıllık bir anlam dünyası vardır. Bir kelimeyi kaybettiğimizde bazen yalnızca bir kelimeyi kaybetmeyiz; o kelimenin taşıdığı kültürel çağrışımların bir bölümünü de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.
Türkçenin geçmişine baktığımızda bunun ne kadar büyük bir medeniyet dili olduğunu görmek mümkündür. Orhun Yazıtları, Türklerin devlet anlayışını, millet düşüncesini ve tarih bilincini gelecek nesillere taşıdı. Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lugâti’t-Türk ile Türkçenin söz varlığını, lehçelerini ve kültürel dünyasını ortaya koydu. Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig ile Türkçe üzerinden siyaset, ahlak ve devlet yönetimi üzerine düşündü. Dede Korkut, yüzyıllar boyunca Türk toplumunun hafızasında yaşayan değerleri ve hayat anlayışını nesilden nesile aktardı. Yunus Emre, Türkçeyi gönül dili hâline getirdi. Mehmet Âkif Ersoy, İstiklâl Marşı ile Türk milletinin bağımsızlık iradesini Türkçenin en güçlü ifadelerinden biriyle ölümsüzleştirdi.
Bütün bunlar bize şunu gösteriyor:
Türkçe sadece konuştuğumuz dil değil, tarih boyunca kurduğumuz medeniyetin sesidir.
Türkçenin kültür ve millet hayatındaki yerini en güçlü biçimde anlatan isimlerden biri de Nihad Sâmi Banarlı’dır. Banarlı, Türkçenin yalnızca kelimelerden oluşan bir sistem olmadığını; milletlerin dili yoğurarak ona kendi karakterini ve güzelliğini kazandırdığını savunur. Ona göre Türkçenin büyüklüğü, asırlar boyunca Türk milletinin meydana getirdiği eserlerde ve özellikle edebiyatımızda açıkça görülmektedir.
Bu bakış açısı bize önemli bir sorumluluk yüklüyor:
Bizden önceki nesillerin büyük bir emekle zenginleştirdiği Türkçeyi biz gelecek nesillere nasıl teslim edeceğiz?
İşte asıl mesele budur.
Maalesef bugün Türkçemiz yeni ve ciddi bir sınavdan geçiyor. Küreselleşme, dijitalleşme ve yabancı kültürlere duyulan özenti, günlük hayatımızda yabancı kelimelerin hızla yayılmasına yol açıyor. İş yerlerinin isimlerinde, mağaza ve işletmelerde, ürün ve hizmet adlarında, reklamlarda, sosyal medyada ve özellikle gençlerin günlük iletişiminde Türkçenin yerini gereksiz biçimde yabancı kelimelerin aldığına sıkça şahit oluyoruz. Elbette başka dillerden kelimelerin Türkçeye girmesi tarih boyunca yaşanmış doğal bir süreçtir. Türkçe de tarih boyunca farklı kültürlerle etkileşim içerisinde bulunmuştur.
Burada dikkat edilmesi gereken husus başka dillerden gelen her kelimeyi düşman görmek değil; Türkçenin kendi imkânlarını kullanmadan, sırf yabancı olduğu için bir kelimeyi daha değerli kabul etme alışkanlığından vazgeçmektir.
Bir mağazanın veya işletmenin yabancı isim taşıması onu daha kaliteli yapmaz. Bir ürünün adının yabancı olması onu daha modern kılmaz. Bir çocuğa yabancı bir isim verilmesi de o çocuğu daha çağdaş yapmaz. Çağdaşlık, kendi kültürünü küçümsemek değil; kendi değerlerini koruyarak dünyaya açık olabilmektir.
Burada önemli bir ayrımı da yapmak zorundayız.
Yabancı dil öğrenmek elbette gereklidir. Dünyayı tanımak, bilimsel gelişmeleri takip etmek, farklı toplumlarla iletişim kurmak için yabancı dillere hâkim olmak büyük bir avantajdır. Fakat yabancı dil bilmek ile kendi diline yabancılaşmak aynı şey değildir. Tam tersine, başka dilleri bilen insanın kendi dilinin değerini daha iyi anlaması gerekir.
Dünyaya açılalım; fakat kendi kapımızı kapatmayalım. Yeni kelimeler öğrenelim; fakat Türkçenin karşılığını bulabileceğimiz kavramları düşünmeden yabancı kelimeleri kullanmayı marifet saymayalım. Teknolojiyi kullanalım; fakat teknolojinin dili karşısında Türkçeyi çaresiz bırakmayalım.
Türkçeyi korumak, geçmişe saplanıp kalmak değildir. Tam tersine, geleceğe daha sağlam yürümektir. Kendi diline güvenen millet, kendi düşüncesine de güvenebilir. Kendi kültürüne değer veren toplum, dünyayla daha özgüvenli ilişki kurabilir. Kendi dilinde bilim üretebilen, teknoloji geliştirebilen, sanat ve edebiyat ortaya koyabilen bir millet, geleceğin dünyasında da söz sahibi olabilir.
Türkçeyi aynı zamanda geleceğin bilim, teknoloji, sanat, edebiyat ve düşünce dili hâline getirmeyi hedeflemeliyiz. Çünkü Türkçenin geleceği, sadece dil bilimcilerin veya Türkologların meselesi değildir. Anne-babanın, öğretmenin, gazetecinin, siyasetçinin, akademisyenin, esnafın, sanatçının, iş insanının, öğrencinin; kısacası bu ülkede yaşayan herkesin meselesidir. Her birimiz konuştuğumuz dilin bir parçasıyız. Her kelimemiz, gelecek nesillere bıraktığımız mirasın bir parçasıdır.
Bu yüzden Türkçemize sahip çıkmak sadece bir görev değil, aynı zamanda bir millet ve kültür sorumluluğudur. Türkçeyi korumak; tarihimizi, kültürümüzü, ortak hafızamızı ve millet olma şuurumuzu korumaktır.
Belki de bugün hepimizin aklında tutması gereken en önemli cümle şudur: Dil yaşarsa millet yaşar. Türkçe yaşarsa Türk milletinin hafızası ve millî şuuru da yaşamaya devam eder.