AĞUSTOS AYININ ÖNEMİ
Tarih, milletlerin yalnızca geçmişini anlatan bir kronoloji değil; aynı zamanda geleceğini şekillendiren ortak hafızadır kıymetli okuyanlarım. Bu hafızanın en güçlü yapı taşlarından biri ise zaferlerdir. Çünkü zaferler, yalnızca kazanılmış savaşlar değil; bağımsızlık iradesinin, devlet aklının ve millet olma bilincinin somutlaştığı tarihî dönüm noktalarıdır. Nitekim tarihçi Edward Gibbon'un şu sözü bu gerçeği veciz biçimde ifade eder: "Tarih, insanlığın deneyim hazinesidir." Milletler de bu hazinenin en kıymetli sayfalarını zaferleriyle yazarlar.
Türk tarihine baktığımızda yılın hemen her ayına yayılmış sayısız askerî ve siyasî başarı görmek mümkündür. Ancak Ağustos ayı, yalnızca zaferlerin sayısıyla değil; Türk milletinin kaderini değiştiren sonuçlarıyla ayrı bir anlam taşımaktadır. Bu nedenle Ağustos, haklı olarak "Zafer Ayı" olarak anılmaktadır.
Bu ayın en önemli tarihî dönüm noktalarından biri hiç şüphesiz 26 Ağustos 1071'de kazanılan Malazgirt Zaferi'dir. Sultan Alparslan komutasındaki Selçuklu ordusunun, kendisinden sayıca üstün Bizans kuvvetlerini mağlup etmesi yalnızca askerî bir başarı değildir. Tarih bilimi açısından Malazgirt, Anadolu'nun demografik, kültürel ve siyasî yapısını kökten değiştiren bir medeniyet dönüşümünün başlangıcıdır. Zaferle birlikten Anadolu’da daha önceleri de var olan Türkler, daha kalıcı hale gelmiştir; Türkistan’dan gelen Oğuz boyları bu topraklarda yeni bir devlet düzeni ve yeni bir medeniyet inşa etmiştir.
Bir milletin vatanı yalnızca sınırlarla belirlenmez. Kültürüyle, diliyle, mimarisiyle, inancıyla ve bıraktığı eserlerle şekillenir. Anadolu'nun dört bir yanında yükselen camiler, kervansaraylar, köprüler, türbeler ve şehirler bunun en güçlü kanıtıdır. Yunus Emre'nin sevgisi, Mevlânâ'nın hoşgörüsü, Hacı Bektaş-ı Veli'nin insan anlayışı, Hacı Bayram-ı Veli'nin irfanı, Şeyh Edebali'nin devlet felsefesi, Mimar Sinan'ın taşlara kazıdığı medeniyet ve Dadaloğlu ile Karacaoğlan'ın türküleri Anadolu'yu yalnızca bir coğrafya olmaktan çıkarıp bir vatan hâline getirmiştir.
"Vatan, üzerinde yaşanılan toprak değil; uğrunda yaşanılan ve gerektiğinde can verilen değerdir." anlayışı, Türk milletinin tarih boyunca taşıdığı en güçlü ortak bilinçlerden biridir.
Elbette Anadolu'nun Türk yurdu hâline gelmesi, tarih boyunca farklı güçler tarafından kabul edilmek istenmemiştir. Haçlı Seferleri'nden başlayarak yüzyıllar boyunca süren mücadeleler, aslında Anadolu'nun jeopolitik öneminin de bir göstergesidir. Özellikle Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde yaşanan askerî ve siyasî zayıflamalar, dış güçlerin Anadolu üzerindeki hesaplarını yeniden canlandırmıştır.
Balkan Savaşları'nın ardından Birinci Dünya Savaşı'nın getirdiği ağır şartlar ve sonrasında dayatılan Sevr Antlaşması, Türk milletini tarih sahnesinden silmeyi amaçlayan bir projenin ürünüdür. Ancak hesap edilmeyen önemli bir gerçek vardı: Anadolu artık yalnızca fethedilmiş bir toprak parçası değil, Türk milletinin vatanıydı.
Nitekim milletler tarih boyunca yalnızca ordularıyla değil, ortak hafızaları ve millî bilinçleriyle ayakta kalmışlardır. Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde kazanılan Millî Mücadele, bunun en güçlü örneklerinden biridir. Umudun tükenmeye yüz tuttuğu bir dönemde Türk milletinin yeniden ayağa kalkması, tarihî hafızanın ve bağımsızlık iradesinin eseridir.
26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz ve 30 Ağustos'ta kazanılan Başkomutan Meydan Muharebesi, yalnızca işgal kuvvetlerini mağlup eden askerî bir zafer değildir. Aynı zamanda Türk milletinin kendi kaderini tayin etme hakkını bütün dünyaya ilan ettiği tarihî bir dönüm noktasıdır. Malazgirt Anadolu'nun kapısını daha fazla açmış , Miryokefalon bu hâkimiyeti kalıcı hâle getirmiş, Büyük Taarruz ise bu vatanın bağımsızlığını uluslararası düzeyde tartışılmaz biçimde tescil etmiştir.
Tarihî olayları değerlendirirken onları yalnızca geçmişte yaşanmış hadiseler olarak görmek eksik bir bakış açısıdır. Tarih, aynı zamanda geleceğe yön veren stratejik bir rehberdir. Bugün devletlerin rekabeti artık sadece cephelerde değil; ekonomi, teknoloji, diplomasi, bilgi güvenliği ve toplumsal dayanışma alanlarında da sürmektedir. Güçlü milletler, geçmişlerinden aldıkları derslerle geleceklerini inşa ederler. Bu nedenle tarih bilinci yalnızca tarihçilerin değil, her vatandaşın taşıması gereken ortak bir sorumluluktur.
Zaferler; milletlerin bağımsızlıklarını tescil ettiği, özgürlük iradelerini tüm dünyaya duyurduğu ve tarih sahnesindeki varlıklarını güvence altına aldığı eşsiz dönüm noktalarıdır. Onlar, toplumsal hafızayı besleyen, millî kimliği güçlendiren ve gelecek nesillere güven aşılayan ortak değerlerdir.
Bugün bizlere düşen görev; atalarımızın büyük fedakârlıklarla emanet ettiği bu vatanı aynı bilinç, aynı birlik ruhu ve aynı sorumluluk anlayışıyla korumaktır. Çünkü tarih bize göstermektedir ki, vatan yalnızca savaş meydanlarında değil; bilgiyle, üretimle, adaletle, birlik ve beraberlikle de savunulur.
Ağustos ayı, bu yönüyle yalnızca geçmiş zaferleri hatırladığımız bir ay değil; bağımsızlığın bedelini, millî birlik ruhunu ve ortak geleceğimizi yeniden düşündüğümüz tarihî bir muhasebe zamanıdır. Zaferleri anmak kadar, onların bizlere yüklediği sorumluluğu anlamak da millet olmanın vazgeçilmez şartıdır.