Tarihin usul usul aktığı şu coğrafyada ne zaman başımız darda kalsa, gözlerimiz hep öte tarafa döner. Biliriz ki orada, ötelerde bir yerlerde bizimle aynı dille dua eden, aynı türküyle ağlayan, aynı zaferle gururlanan öz kardaşımız vardır.
"Tek millet, iki devlet" sözü sadece bir siyaset cümlesi değil; Şuşa’nın azatlığı için atılan her adımda, Türkiye’nin ve Türk Dünyasının her köşesinde, Iğdır’da, İstiklal Caddesi’nde yükselen her duada beden bulan bir ruhun adıdır.
Lakin haritanın bu kadim köşesinde, bu sarsılmaz bağın gölgesinden bile rahatsız olanlar var. Dostluğun, omuz omuza durmanın ve birlikte büyümenin ne demek olduğunu bilmeyen soğuk odakların, hesaba dayalı planları süzülür aramızdan.
Kimi zaman bir harita çizgisinde, kimi zaman bir ticaret hattında, kimi zaman da ekranların arkasına saklanmış zehirli bir cümlede sınamak isterler bu kardeşliği. Bir fısıltı yaymak isterler zihinlere; mezhepleri, şiveleri, incelikleri kaşıyıp araya soğuk bir mesafe koyabileceklerini sanırlar. Oysa bilmezler ki, aynı kökten beslenen iki çınarın dallarını hiçbir rüzgârkoparamaz.
Onlar Zengezur’dan geçecek bir koridorun sadece yolları birleştireceğini sanırlar; oysa o yol, asırlardır hasretle bekleyen gönüllerin, kucaklaşan ellerin yoludur. Onlar boru hatlarından geçen gazın hesabını yaparlar; oysa oradan akan şey, kaderi bir yazılmış iki halkın geleceğe dair sarsılmaz inancıdır.
Ne sosyal medyadaki sahte hesapların kurduğu tuzaklar ne de masa başında çizilen soğuk jeopolitik planlar bu ruhu zedeleyebilir. Çünkü bu bağ, diplomatik metinlerin çok ötesinde; milletin hafızasında, şehitlerin son nefesinde ve çocukların gözlerindeki o masum gelecekte mühürlenmiştir.
Bırakın masa başında haritalar çizenler, kapalı kapılar arkasında planlar kurgulayanlar kendi ince hesaplarında boğulsunlar. Onlar tarihi kâğıttan, kardeşliği ise sadece menfaatten ibaret sanırlar. Oysa bilmezler ki bu bağ, soğuk antlaşmalarla değil; “Al Kırmızı Bayrakla Yeşil-Kırmızı-Mavi hilalli bayrağın birbirine karıştığı cephelerde, kanla ve canla mühürlenmiştir.
Tarih unutmaz… Çanakkale’nin o cehennem sıcağında, mermilerin havada çarpıştığı o çamurlu siperlerde yan yana yatan evlatları unutmaz. Gence ’den, Bakü’den, Karabağ’dan kopup gelen Azerbaycanlı yiğitler, “Anadolu bizim de ocağımızdır” diyerek gözlerini kırpmadan atıldılar ateşe. Analarının dualarıyla yola çıkan o gençler, Çanakkale’nin toprağına kanlarını karıştırırken, arkalarında hiçbir tereddüt bırakmadılar. Bugün Gelibolu’daki mezar taşlarında yazan o isimler, sadece birer isim değil; sarsılmaz bir kader birliğinin ebedi abideleridir.
Zaman döndü, Anadolu bu kez Kurtuluş Savaşı’nın o zifiri karanlık günlerine uyandı. Yoksulluk ve imkânsızlıklar içinde bir millet var olma mücadelesi verirken, yine o tanıdık ve sıcak ses yükseldi Hazar’ın kıyısından. Neriman Nerimanov’un, Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği o tarihi mektuptaki cümleler hâlâ kulaklarımızda çınlar: “Paşam, kardaş kardaşa borç vermez. Kardaş, kardaşın elinden tutar.” Azerbaycan halkı, parmağındaki yüzüğe, küpesine kadar neyi varsa satıp Anadolu’ya petrol, altın ve en önemlisi de tükenmez bir umut gönderdi. O zor günlerde gönderilen her damla petrol, Türk ordusunun damarlarındaki inanç oldu.
Ve 1918’in o alevler içindeki günleri… Bakü, taşnak ve bolşevik çetelerinin zulmü altında inlerken, Kafkas İslam Ordusu’nun başında gencecik bir komutan, Nuri Paşa çıktı sahneye. Anadolu kendisi de yaralıyken, kardaşının imdadına koşmakta bir an bile duraksamadı. Nuri Paşa ve Aslan Neferleri, dağları aşıp ateş çemberinin ortasından Bakü’ye girdiğinde, sadece bir şehri kurtarmadılar; iki halkın ruhunu bir daha ayrılmamak üzere kenetlediler. Bakü sokaklarında yükselen o sevinç gözyaşları, Türk’ün Türk’e duyduğu ebedisevdaların en canlı şahidiydi.
İşte bu yüzden, varsın içeride ve dışarıda nifak tohumları ekmek isteyenler çabalasın. Çanakkale’de aynı toprakta koyun koyuna yatanların, Kurtuluş Savaşı’nda ekmeğini bölenlerin, Bakü’de aynı sancak altında şehit düşenlerin torunlarını hiçbir güç ayıramaz. Bizim kardeşliğimiz bir anlık heveslerin değil, asırlık bir vefanın, silinmez bir hafızanın eseridir.
15 Haziran 2021 tarihinde imzalanan Şuşa Beyannamesi, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki tarihî, kültürel ve manevi bağları resmi olarak müttefiklik düzeyine taşıyarak bu kardeşliği hukuki ve stratejik olarak perçinlemiştir.
Karabağ zaferinin ve kardeşliğin sembol şehri Şuşa'daatılan bu imzalar, iki ülkenin ortak geçmişine verilen bir söz ve geleceğine çizilen ortak bir vizyondur.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün "Azerbaycan’ın sevinci bizim sevincimiz, kederi bizim kederimizdir" anlayışı ile Haydar Aliyev’in "Tek millet, iki devlet" ilkesi, Şuşa Beyannamesi ile geleceğe taşınan silinmez bir ahit haline gelmiştir.
Bırakın hesap yapanlar kurgularına devam etsin, dertlerine yansınlar. Hazar’ın dalgası Türkiye’nin kıyılarına vurmaya, Ağrı’nın gölgesi Azerbaycan’ın bereketli topraklarını korumaya devam ettikçe; bu topraklarda kardeşlikten daha büyük bir güç, dostluktan daha yüce bir hakikat olmayacaktır.
Ziya Zakir ACAR
Eğitimci-Araştırmacı-Yazar