Genelde gördüğümüz bir olumsuzluk karşısında hemen “Devlet uyuyor mu?” diye çıkışır, adaletin bir an önce tecelli etmesini isteriz.

Peki, gerçekten devlet uyuyor mu?

Evet, bazen devlet uyuyor gibi görünür. Fakat dışarıdan bakıldığında sessizlik içinde olan biteni takip ettiğini, gerektiğinde harekete geçmek üzere hazırlık yaptığını sokaktaki bizler göremeyebiliriz. Oysa devlet uyumaz, 7/24 çalışmaya devam eder.

Suç işleyen, külhanbeylik yapan, devlet yokmuş gibi davranan, aklına estiği gibi esip gürleyen kişiler, bir sabah kapıları çalındığında değil, kapıları kırılarak içeri girildiğinde ve karşılarında yüzleri maskeli, elleri silahlı, göğsünde ay yıldızlı bayrağımızı taşıyan güvenlik güçlerini gördüklerinde devletin uyumadığını anlarlar. O güne kadar kendilerini dokunulmaz sananlar, bir anda yaptıklarının hesabını vermek zorunda kalabileceklerini fark ederler.

Çünkü devlet, her zaman olup bitene anında müdahale etmek zorunda değildir. Bazen bir suçun arkasındaki bağlantıları ortaya çıkarmak, olayın yalnızca görünen yüzüyle yetinmemek ve daha büyük bir yapının izini sürmek için süreci takip eder. Kimin ne yaptığını, kimlerle hareket ettiğini ve olayların nereye uzandığını izler. Zamanı geldiğinde de gereken neyse onu yapar.

Hani deriz ya, “Devlet her daim 18 yaşındadır.” Bu söz, devletin her zaman dinamik, güçlü ve gerektiğinde harekete geçmeye hazır olduğunu anlatır. Devlet uyuyor gibi görünebilir ama zamanı geldiğinde 18 yaşındaki bir genç gibi koşar adımlarla gereğini yapar.

Şimdilerde meydanı boş sanıp atıp tutanları, racon kesenleri, rüşvet yiyenleri ve rüşvetsiz iş yapmayanları vatandaş görebiliyorsa devletin bunlardan habersiz olduğunu düşünmek doğru mudur?

Elbette değildir.

Vatandaşın gördüğünü devletin görmemesi düşünülemez. Ülkemizde ve şehrimizde yaşanan olumsuzlukları, vurdumduymazlıkları, yasa dışı yapılanmaları ve haksızlıkları vatandaş fark ediyorsa devletin de bunları takip ettiğini bilmek gerekir. Her şeyin hemen sonuçlanmaması, hiçbir şeyin görülmediği veya kayda alınmadığı anlamına gelmez.

Ülkede uyuşturucu, tefecilik, zorbalık ve fuhuş gibi sorunlar artıyorsa bunun elbette çeşitli sebepleri vardır. Bu sebepleri ortaya çıkaranlar da yaşananlardan mağdur olanlar da bu düzen üzerinden haksız kazanç sağlayanlar da birbirinden ayrı değerlendirilmelidir. Asıl mesele, yalnızca ortaya çıkan olaylarla mücadele etmek değil, o olayları besleyen nedenleri ve bu düzenin arkasındaki kişileri de ortaya çıkarmaktır.

Gün içinde herhangi bir sorunla karşılaştığımızda ya da çevremizde yaşanan bir haksızlığa şahit olduğumuzda şu cümleyi sıkça duyarız.

“Ya arkadaş, devlet yok ki! Devlet olsa bunlar yaşanmaz.”

Sevgili okuyucular, emin olun, devlet vardır ve dimdik ayaktadır. Devletin varlığını her olayda, her sokakta ve her an gözle görülür biçimde hissetmememiz, onun olmadığı anlamına gelmez. Önemli olan, devletin gerektiğinde hukuk çerçevesinde harekete geçmesi ve kamu düzenini korumasıdır.

Nitekim dün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı konuşmada şu anlamlı ifadeyi kullandı.

“Türkiye sokakta bulunmamıştır, sokağa teslim edilecek bir ülke de değildir.”

Aslında bu söz çok şey anlatıyor. Elbette anlayana...

Türkiye'nin tarihini, hangi mücadelelerden geçerek bugünlere geldiğini bilenler için bu sözün anlamı açıktır. Ülkenin huzurunu ve düzenini bozmak, sokak olayları üzerinden toplumsal bir kargaşa yaratmak isteyenler varsa onların da attıkları adımların sonuçlarını düşünmeleri gerekir.

Birileri siyasi muhalefetini yapabilir, iktidar da ülkeyi yönetme sorumluluğunu yerine getirebilir. Demokrasinin gereği budur. Fakat siyasi mücadele ile ülkenin temel değerlerini ve anayasal düzenini hedef almak aynı şey değildir. Hiç kimse kendi siyasi hesabını ülkenin huzurunun önüne koyamaz. Türkiye'nin geleceğini ilgilendiren meselelerde herkesin sorumluluk bilinciyle hareket etmesi gerekir.

Çünkü bu vatan sokakta bulunmadı.

Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının önderliğinde, Çanakkale'den Anafartalar'a, Sarıkamış'tan Kafkas Cephesi'ne, Sakarya'dan İnönü'ye, Dumlupınar'dan Büyük Taarruz'a ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi'ne uzanan mücadelelerle bu ülkenin bağımsızlığı kazanıldı. Maraş'ta, Antep'te, Urfa'da, Kars’ta ve Anadolu'nun dört bir yanında verilen direnişlerle milletimiz bağımsız yaşama iradesini ortaya koydu.

Seyit Onbaşı, Nene Hatun, Kara Fatma, Sütçü İmam, Şerife Bacı, Gördesli Makbule ve Yörük Ali Efe gibi binlerce vatan evladı, canları pahasına bu toprakları savundu. Kimi cephede, kimi cephe gerisinde mücadele etti. Ay yıldızlı bayrağımızın gölgesinde özgürce yaşayabilelim diye hayatlarını ortaya koydular. Bugün bize düşen, onların canları pahasına emanet ettiği bu vatana sahip çıkmak, bağımsızlığımızı ve Cumhuriyetimizi korumaktır.

Böyle bir tarihin mirasçıları olan Türk milletinin iradesini birkaç kişinin hayalleriyle, sokak hareketleriyle ya da tehditleriyle teslim alabileceklerini düşünenler büyük bir yanılgı içindedir. Üç beş hayalperestin bu vatanı yıkmaya ne gücü yeter ne de yüreği.

Sözün özü, devletin sessizliğini güçsüzlük, bekleyişini de çaresizlik sanmamak gerekir. Bazen görünürde hiçbir şey olmuyormuş gibidir ama bu, hiçbir şey yapılmadığı anlamına gelmez.

Evet, devlet uyuyor gibi yapar, günü geldiğinde de gereğini yapar.

Yaşasın Cumhuriyet!