Yıllardır başörtüsü meselesi gündeme geldiğinde gözümün önüne hep İstanbul Üniversitesinin o heybetli giriş kapısı gelir.
Yıllarca, kız öğrencilerin başları kapalı olduğu için İstanbul Üniversitesine alınmadığı gerekçesiyle burada eylemler yapılırdı.
Başörtüsü eylemlerine katılanlar arasında gerçekten samimi olan, yalnızca inancını mütevazı bir şekilde yaşayan insanlar da vardı. Bu meseleyi siyasallaştırarak eylemlere farklı amaçlarla katılanlar da...
İnsanları din adına kandırmak, yüzyıllardır süregelen bir gelenektir.
Bir ülkeyi istediğiniz kıvama getirmek istiyorsanız o ülkedeki tarikatları, cemaatleri ve dini yapıları çoğaltıp finanse edersiniz. Böylece çözülme kendiliğinden başlar ve perde arkasındaki yapı, amacına bu yolla ulaşır. Din adına kazanımlar elde ettiğini düşünen, özünde saf ve temiz inançlı kardeşim de kullanıldığının farkına varmadan hedefe ulaştığını sanır.
İki şey hiç aklımdan çıkmaz. Biri, başörtüsü meselesinde İstanbul Üniversitesinin önünde yaşananlar, diğeri ise 1990'lı yıllarda gazete binamızın Nuhnebi Camisi'nin karşısında olduğu günler...
O yıllarda Kürtçe kasetler yasak olduğu için sabahtan akşama kadar yüksek sesle Kürtçe müzik çalınırdı. Sergi arabalarından bangır bangır Kürtçe kaset sesleri yükselir, sergiciler de bu kasetleri satarlardı.
1991 yılında Kürtçe müzik yasağının kaldırıldığı gün, sergilerden bir tanesi bile piyasaya çıkıp kaset satmadı, müziğin sesini açmadı.
Benzer bir durum, AK Parti iktidara geldiğinde de yaşandı. Okullardaki başörtüsü yasağı henüz kaldırılmamış olmasına rağmen başörtüsü eylemleri sona ermişti.
Sonrasında yasak kaldırıldı, başörtüsü üniversitelerde ve okullarda serbest bırakıldı. Böylece başörtüsü meselesi de artık gündemden düştü.
Başörtüsü yasağının kaldırılmasının ardından zaman içinde şöyle bir durum ortaya çıktı. Gerçekten yalnızca inancı gereği başını örten, mütevazı bir Müslüman olarak yaşayanlar örtünmeye devam ederken başörtüsünü siyasi bir simge haline getirenlerin çoğu başını açtı.
Hatta başını açanların bazıları öyle bir açılıp saçıldı ki başı açık olanlar bile bu durumu yadırgamaya başladı.
Elbette her bireyin yaşam tarzına ilişkin tercihi kendisini bağlar. Bize düşen, kişinin yaşam tercihine saygı göstermektir.
Azerbaycan'da da Benzer Bir Süreç Yaşanıyor
Konu bu sıralar Azerbaycan olduğu için 35 yıl önce Türkiye'de yaşananların bugün Azerbaycan'da da yaşandığını görüyorum.
Azerbaycan halkının çoğunluğu Şii inancına mensuptur.
Ancak Azerbaycan'da Sünni ve Vehhabi cemaatler de kendilerine önemli alanlar oluşturmuş durumdalar. Hatta Azerbaycan'da sesi en az çıkan kesimlerden birinin Şiiler olduğunu söyleyebiliriz.
Özellikle Vehhabiler ciddi bir etki alanı oluşturmuş durumdalar. Eskiden kendilerini saklarken bugün daha görünür hale geliyorlar. Sakal bırakıp bıyıklarını keserek kendilerini belli ediyorlar.
1992 yılında Sünni FETÖ yapılanması Azerbaycan'da inanılmaz bir çalışma yürütüyordu. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Azerbaycan bu yapılanmaya karşı uyandı ve gereğini yaparak temizleme çalışmalarına başladı. Ancak buna rağmen Türkiye'de olduğu gibi Azerbaycan'da da bu yapılanmanın çok ciddi bir etkisinin bulunduğunu söyleyebiliriz.
Aslında Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, din üzerinden oynanmak istenen oyunun farkında.
Laik bir cumhuriyette her bireyin kendi inancını yaşayabileceğini, ancak devletin koyduğu kurallara da uyması gerektiğini her platformda ifade ediyor.
Nasıl ki Türkiye’de AK Parti iktidara gelmeden önce, iktidarda hangi parti varsa o parti dinsizlikle suçlanıyor, din elden gidiyor diye feryat figan ediliyordu, bugün Azerbaycan’da da benzer bir tablo yaşanıyor.
Yani dinin, imanın bir yere gittiği yok. Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanlığı nasıl toplumdaki bütün dini yorumlar üzerinde tek otorite değilse Azerbaycan'da da Allahşükür Paşazade'nin dini otoritesi bütün kesimler üzerinde mutlak değildir.
Türkiye'de hangi cemaatler varsa ve hangileri etkinse Azerbaycan'da da benzer yapılar mevcut ve etkin durumdadır.
Dolayısıyla devletin bu dini yapılara karşı mesafesini koruması kadar dikkatli davranması da gerekir.
Camilerde devletin Şii fıkhına göre hareket ettiği görülse de birçok camide hem Şii hem de Sünni din alimleri görev yapmaktadır.
Örneğin, Türkiye'de böyle bir uygulama bulunmamaktadır.
Önceki yazımda da ifade ettim. Bu tepki korosu, bir merkezden idare edilmekte ve ülkeleri din adına şekillendirmek isteyen merkezler tarafından yönlendirilmektedir.
Talepte bulunmak başka şeydir, eylem yapmak başka şeydir.
Başörtüsü kişinin tercihidir ancak siyasi malzeme haline getirilmemelidir.